ABBAS AKBARI Röportajı
Sanatçı Röportajı

ABBAS AKBARI
“….üretim sürecimde ne yalnızca duygu ne de yalnızca akıl belirleyicidir; ikisi birbirini tamamlayan unsurlar olarak birlikte var olur”.
Röportaj: Emre FEYZOĞLU
İran seramik geleneğinin mirası ile çağdaş sanatın dili arasında eserlerinizde nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Aslında bu denge, geçmişin önemine dair inancım üzerine kuruludur. Geçmiş, bugün ve gelecek arasında bizi ileriye taşıyabilecek olanın ‘geçmiş’ olduğuna inanıyorum. Bu bakış açısına göre, eğer kendi coğrafyanızın ve kültürünüzün sanatsal geçmişini tanırsanız, üreteceğiniz işler de o mirasın devamı niteliğinde olacaktır. Böylece hem çağdaş bir üretim gerçekleştirmiş hem de kültürel köklerinizi korumuş olursunuz.
Bu, yalnızca seramikle çalışırken değil, sanatsal üretimlerimde kullandığım diğer malzeme ve mecralarda da benimsediğim bir yaklaşımdır. Bana göre geçmiş, yaşanmış ve deneyimlenmiş olduğu için onun güçlü ve zayıf yönlerini biliyoruz. Bu nedenle geçmiş, bugünümüzü ve geleceğimizi aydınlatan bir rehber, yolumuzu gösteren bir ışık niteliğindedir.
Ham sır (raw glaze) tekniğiyle çalışmak sizin için yalnızca teknik bir süreç midir, yoksa düşünsel ve kavramsal bir ifade biçimi olarak da değerlendirilebilir mi?
Seramik, doğası gereği, onunla çalışabilmek için belirli teknik bilgi ve beceriler gerektiren bir sanat dalıdır. Bu durum, özellikle lüsterli seramikler gibi bazı türlerde daha da büyük önem taşır. Ancak seramikte sanatsal üretim yapmak için teknik bilgi tek başına yeterli değildir. Aksi takdirde kişi, yalnızca teknik bir uzman ya da bir seramik mühendisi düzeyinde kalır.
Bu nedenle benim için yalnızca lüster tekniği değil, seramiğe ilişkin sahip olduğum tüm teknik bilgiler, izleyiciye aktarmak istediğim fikir ve kavramları ifade etmeye yarayan araçlardır. Lüster gibi belirli bir tekniğe ancak düşüncelerimi ve anlatmak istediklerimi güçlendirebildiği ölçüde yönelirim. Bu yüzden çalışmalarımın önemli bir kısmı yalnızca lüster tekniğiyle üretilmemiş olmakla kalmaz, bazılarında sır bile kullanılmamıştır.
Eserlerinizde ışık, yüzey ve zaman kavramları arasında nasıl bir ilişki kuruluyor?
Bu konu, özellikle lüster çalışmalarım açısından benim için oldukça önemlidir. Çünkü eski lüster tekniğiyle çalışmaktaki amacım, onu yalnızca teknik anlamda yeniden canlandırmak değildir. Asıl hedefim, bu tekniğin seramik bir eserin yüzeyiyle ışık ve tarih arasındaki etkileşimde ortaya çıkardığı görsel ve estetik potansiyeli görünür kılmaktır.
Bu nedenle, örneğin kaplar serimde eski lüster tekniğinden görülen şey ne Selçuklu dönemine ait geleneksel motiflerdir ne de o dönemin formlarıdır. Benim için önemli olan, lüster tekniğinin sağladığı ışıltının ve ışıkla kurduğu ilişkinin, bu tekniğin uzak geçmişinden günümüze ulaşarak çağdaş seramik formlarında yaşamaya devam etmesidir. Başka bir deyişle, geçmişten gelen bu ışığın günümüz kapları üzerinde hâlâ parlayabilmesidir.
Akademik kimliğiniz ve eğitim geçmişiniz, sanatsal üretim sürecinizi nasıl etkiledi?
Benim gibi hem bir sanat fakültesinde öğretim üyesi olarak çalışan hem de bağımsız sanatsal üretimini sürdüren kişiler için bu durum, birçok kişinin düşündüğünün aksine, bu iki alanın eş zamanlı olarak yürütülmesinin ne kadar farklı ve özgün bir sanatsal konum yaratabileceğini göstermek açısından istisnai bir fırsattır.
Elbette böyle bir konuma ulaşmak, yalnızca sanatçı olan ya da yalnızca sanat eğitimi veren kişilere kıyasla iki kat daha fazla emek gerektirir. Ben kişisel olarak bu iki alanı birbirinin tamamlayıcısı ve vazgeçilmez bir parçası olarak görüyorum. Ancak daha önce de belirttiğim gibi, her iki alanda birden aktif olmak kişisel yaşam açısından ağır bir bedel gerektirir.
Buna rağmen ben bu yolu tercih ediyorum ve bireysel kimliğimi, hem sanatçı hem de akademisyen olarak bu iki alanın kesişiminde kuruyorum.
Seramik heykellerinizde mimari öğelerin ve kültürel hafızanın varlığı bilinçli bir tercih midir?
Elbette bu bilinçli bir tercihtir. Pek çok durumda, özellikle yeni bir proje ya da seri üzerinde çalışmaya başladığımda, çıkış noktam bir duygu ya da sezgi olabilir. Ancak bu ilk dürtüyü her zaman bilinç ve sorgulama süzgecinden geçiririm.
Belki de bu yaklaşım, bir sanatçı ve aynı zamanda bir akademisyen olarak sürdürdüğüm çift yönlü yaşamın bir sonucudur. Çalışmalarım genellikle sanatsal projeler şeklinde gelişir ve kaçınılmaz olarak belirli bir farkındalık, araştırma süreci ve bilgi birikimi üzerine inşa edilir; ancak bunlar her zaman duygularla da iç içedir. Bu nedenle üretim sürecimde ne yalnızca duygu ne de yalnızca akıl belirleyicidir; ikisi birbirini tamamlayan unsurlar olarak birlikte var olur.
Sizce Doğu estetiği günümüz çağdaş seramik sanatında nasıl yeniden yorumlanmakta ve temsil edilmektedir?
Bana göre ne yazık ki Doğu uygarlıklarının seramik alanındaki o görkemli mirası, çağdaş seramik sanatında yeterince sürdürülmemekte ve temsil edilmemektedir. Hatta bazı durumlarda, kavramsal sanatın yüzeysel yorumlanması ya da yanlış kullanılması nedeniyle bu mirasın göz ardı edildiğini, hatta kimi zaman tahrip edildiğini söyleyebilirim. Üstelik bu tutum, Doğu'nun önde gelen bazı çağdaş sanatçıları tarafından da sergilenmiştir.
Benim My Wayway adlı serim tam da bu meseleye yönelik bir eleştiridir. Bu çalışma, bir yandan sanattaki kendi yoluma gönderme yaparken, diğer yandan ses benzerliği üzerinden Çinli çağdaş sanatçı Ai Weiwei’nin adına ve onun iki eski vazoyu kırdığı performansına da atıfta bulunmaktadır.
Unutmamak gerekir ki Çin, sözünü ettiğiniz seramik estetiği açısından Doğu’nun en köklü ve en önemli uygarlıklarından biridir. Peki, gerçekten de Ai Weiwei’nin söz konusu performansı, bu görkemli mirası hatırlatma ve onu çağdaş seramik sanatı içinde yeniden görünür kılma yönünde bir çaba olarak değerlendirilebilir mi? Benim çalışmam tam da bu soruyu gündeme getirmektedir.


















