Arkeolojik İzlerin ve Mitolojik Sembollerin Zamanlar Arası Diyaloğu
Temmuz

Lulart’tan Post-Anakronik Yazılar: Arkeolojik İzlerin ve Mitolojik Sembollerin Zamanlar Arası Diyaloğu
Haziran hızla ilerliyor. Geçmişten bugüne, boşluktan varoluşa, değişimden dönüşüme uzanan görünmez bir çizgi gibi...
Bu ay bana bir doğum zamanını hatırlatır. Öyle ki bu dönemde yaşanan ölümler bile bir bitiş duygusundan çok, toprağın altında kabuğunu kırmaya hazırlanan bir tohumun sancısını düşündürür. Çünkü doğa bize her yıl aynı şeyi fısıldar: Son dediğimiz şey, çoğu zaman başka bir başlangıcın eşiğidir.
Mitoloji de tam bu noktada başlar; düzenin çatladığı yerde.
Roma mitolojisinde bu döneme adını veren tanrıça Juno, yalnızca Olimpos'un kudretli figürlerinden biri değildir. O; yaşamın evrelerini, bereketi ve zihindeki görünmez başlangıçları koruyan kolektif bir hafızanın simgesidir. Bu nedenle Haziran, benim için yalnızca takvimdeki bir ay değil; anneme, kızıma ve yaratımın sessiz taşıyıcıları olan ana tanrıçalara verilmiş sembolik bir selamdır. Çünkü her başlangıç, kendinden önce gelen sayısız izi taşır.
Takvim yaprakları ilerlerken, bir başka sembol de belirir: 13 sayısı.
Özellikle Haziran'ın 13'ü, birçok kişi için uğursuzluk çağrışımları taşır. Ancak bu korkunun kökenine bakıldığında, aslında insanın düzene duyduğu ihtiyaç görülür. Mitolojiler ve kültürel sistemler çoğunlukla 12 sayısı etrafında şekillenmiştir: 12 ay, 12 burç, 12 Olimpos tanrısı... Fakat hayat hiçbir zaman tam olarak kapanan bir çember değildir. Her zaman dışarıda kalan, sınırları aşan bir fazlalık vardır.
13 sayısı bu nedenle önemlidir.
Eski toplumlarda ay döngüsünün yılda yaklaşık 13 kez tamamlanması nedeniyle bu sayı; dişillik, sezgi ve doğurganlıkla ilişkilendirilirdi. İnsan yapımı takvimlerin mekanik düzenine sığmayan 13. dolunay, yani Mavi Ay, zamanın kısa süreliğine durduğu eşiklerden biri olarak görülürdü. O, kuralları ihlal eden değil; dönüşümü hatırlatan bir semboldü. Kabuk değiştirmenin, sınırları aşmanın ve yeniden doğuşun işaretiydi.
Belki de bu yüzden bugünlerde sık sık Hesiodos'un anlattığı o arkaik doğum hikâyesini düşünüyorum:
"Ve Zeus çıkardı bir gün kendi kafasından çakır gözlü yaman Athena'yı..."
Athena'nın doğumu aslında zihnin içinde taşınamaz hale gelen bilginin dışarı taşmasıdır. Annesi Metis, Zeus'un içinde dönüşmüş olsa da bilgeliği yok olmamış; başka bir biçimde yaşamaya devam etmiştir. Athena'nın doğumu, içte biriken düşüncenin sonunda görünür hale gelişidir.
Bugün dönüp baktığımda, Lulart'ın hikâyesi bana biraz bunun izlerini taşıyor gibi geliyor.
Ankara Kalesi'nde karşıma çıkan yorgun bir mekânın içinde, zihnimde taşıdığım bir fikri görünür kılmaya çalıştım. Tıpkı Athena'nın doğumu gibi, uzun süre içeride kalan bir düşünce bir gün kendi yolunu buldu. Şimdi Lulart ilk yaşını kutlarken, Ankara Kalesi de başka bir heyecana hazırlanıyor.
Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin desteğiyle gerçekleşecek Kale Şenlikleri, 13-14 Haziran tarihlerinde konserlerden sergilere, atölyelerden kültürel etkinliklere kadar Kale'nin her köşesini yeniden canlandıracak. Tarihin, sanatın ve kamusal yaşamın iç içe geçtiği bu iki gün, kentin belleğini yeniden görünür kılan önemli bir buluşma olacak.
Belki de bu yüzden Zeus'un başındaki o çatlak yalnızca eski bir mit değildir.
Çünkü insan, çoğu zaman içindeki en derin yarıktan sızan hikâyeyle kendini bulur. Kırıldığı yerden dönüşür, eksildiği yerden tamamlanır. Ve her yeni başlangıç, görünmez bir geçmişin taşıdığı izlerle şekillenir.













