>

>

Tulga Aktaç & İlyun Bürkev Röportajı

>

>

Tulga Aktaç & İlyun Bürkev Röportajı

>

>

Tulga Aktaç & İlyun Bürkev Röportajı

Tulga Aktaç & İlyun Bürkev Röportajı

Henüz çok genç yaşta olmasına rağmen uluslararası sahnelerde dikkat çeken İlyun Bürkev, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda Prof. Burcu Aktaş Urgun ile başlayan müzik serüvenini, Salzburg Mozarteum’da Prof. Pavel Gililov ile sürdürerek güçlü bir sanat yolculuğuna dönüştürdü. Gülsin Onay’ın ilham veren desteğiyle şekillenen müzikal kimliği; şiirsel yorumu, derin anlatımı ve sahnedeki doğal enerjisiyle yeni kuşağın en dikkat çekici klasik müzik sanatçıları arasında gösteriliyor. Schleswig-Holstein Musik Festival’i ve Elbphilharmonie başta olmak üzere Avrupa’nın en prestijli sahnelerinde ve festivallerinde konserler veren genç sanatçı, klasik müziği çağının diliyle yeniden yorumlayan özgün bir profil çiziyor ve ülkemizi uluslararası alanda başarı ile temsil ediyor.

Salzburg Mozarteum Üniversitesi Pre-College bölümüne birincilikle kabul edildiniz. Bu uluslararası atmosfer, müziğe bakış açınızda ve disiplininizde ne gibi değişimler yarattı?

Gerçekten bu atmosfer; müziğe bakış açımda, disiplinimde, karakterimde ve kişisel gelişimimde çok önemli bir rol oynadı.

Öncelikle biraz Salzburg’dan bahsetmek istiyorum. Çünkü bence Salzburg gerçekten eşi benzeri olmayan bir şehir. Müzikle yaşayan, müzikle nefes alan ve müzikle hayat bulan bir yer. İnsanların klasik müziğe olan ilgisi ve verdiği değer; şehrin yıl boyunca konserlerle, festivallerle ve sanatla iç içe olması bana her zaman büyük ilham verdi.

Salzburg, dünyanın en değerli sanatçılarının sürekli konser verdiği gerçek bir klasik müzik başkenti. Bu nedenle eğitim hayatımı burada sürdürüyor olmak benim için çok kıymetli.

Mozarteum Üniversitesi ise dünyanın dört bir yanından gelen birbirinden yetenekli ve farklı müzisyenleri bir araya getiriyor. Burada aldığımız derslerin çeşitliliği, oda müziği çalışmaları, katıldığım konserler ve birlikte çalıştığım müzisyenler beni çok geliştirdi.

Salzburg’a geldikten sonra özellikle oda müziği konusunda çok büyük bir tecrübe kazandım. Başka müzisyenleri dinlemeyi, birlikte nefes almayı ve farklı müzikal bakış açılarını anlamayı öğrendim.

Tabii ki en önemlisi; yaklaşık dört yıldır sevgili hocam Prof. Pavel Gililov ile çalışıyor olmam. Kendisi müziğe olan bakış açımı tamamen değiştirdi diyebilirim. Hem sanatçı yaşamına dair tecrübelerini dinlemek hem de müziğe, tekniğe, farklı bestecilere ve farklı stillere yaklaşımını birebir deneyimlemek beni çok derinden etkiledi.

Bu nedenle Salzburg’da olmak, bu okulda okumak ve hocamla çalışmak benim için büyük bir mutluluk.

Dünyaca ünlü Prof. Pavel Gililov’un ilk Pre-College öğrencisi olmak büyük bir sorumluluk. Kendisiyle yürüttüğünüz çalışmalar teknik becerinizin ötesinde “müzikal kimliğinize” neler katıyor?

Sevgili hocam Prof. Pavel Gililov’un Pre-College öğrencisi olmak gerçekten hem büyük bir sorumluluk hem de çok özel bir ayrıcalık.

Çünkü onun tüm tecrübelerini birebir öğrencisi olarak deneyimleyebilmek inanılmaz değerli. Kendisi dünyanın en önemli yarışmalarında jüri üyesi ve jüri başkanı olarak görev alıyor; çok aktif bir konser ve masterclass hayatı var. Aynı zamanda Mozarteum’da öğrencileriyle yoğun şekilde çalışmaya devam ediyor. Bu kadar aktif ve üretken olması bana her zaman büyük ilham veriyor.

En çok etkilendiğim şeylerden biri ise kesinlikle tuşesi. Eşi benzeri olmayan çok özel bir tona sahip. Müziğe büyük bir saygıyla yaklaşan, onu çok değerli bir hazine gibi gören bir sanatçı.

Bir eseri çaldığında ortaya çıkan ton o kadar doğal, saf ve içten geliyor ki; en güçlü pasajlardan en narin cümlelere kadar her şey büyük bir samimiyet taşıyor.

Biz de derslerde özellikle bunun üzerinde çok çalışıyoruz: Bir ses nasıl doğal bir şekilde karşı tarafa ulaşır? Zorlama olmadan, tamamen içten gelen bir ton nasıl yaratılır?

Aynı zamanda farklı bestecilerin stillerini anlamak, içimizdeki sesi her döneme ve her esere doğru şekilde aktarabilmek üzerine yoğunlaşıyoruz.

Piyanoda nasıl “şarkı söyleneceğini”, şiirselliğin nasıl aktarılacağını ve insanın kendi sesini nasıl bulacağını konuşuyoruz. Bazen derslerimiz adeta felsefi sohbetlere dönüşüyor.

Gerçekten her ders benim için yeni bir keşif gibi.

Dünyaca ünlü piyanistimiz ve Devlet Sanatçımız Gülsin Onay ile süregelen özel bir bağınız var. Bir efsanenin kanatları altında yetişmek sizin için ne ifade ediyor?

Sevgili Gülsin Onay hocamla  çok özel ve  kıymetli bir bağımız var. Yollarımızın kesişmiş olması benim için büyük bir şans.

Kendisi hem ülkemizi dünyanın her yerinde başarıyla temsil eden çok değerli bir sanatçı hem de genç müzisyenlere her zaman destek olan çok özel bir insan. Muhteşem enerjisi, kişiliği ve gençlerin önünü açma konusundaki yaklaşımıyla hepimiz için gerçek bir rol model.

Yaklaşık sekiz yaşındayken bir masterclass sayesinde tanıştık. Sonrasında yollarımız sık sık kesişmeye devam etti.

Hiç unutamadığım anılardan biri; 11 yaşındayken Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası ile ilk orkestralı konserimi vereceğim dönemdi. Konserden bir gün önce Gülsin Onay hocamın konseri vardı ve beni hiç haber vermeden sahneye davet etmişti. Ayrıca birlikte Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall’da Chopin Serisi kaydı gerçekleştirmiştik. Hayatım boyunca unutamayacağım çok özel bir andı.

Daha sonra birlikte festivallere, masterclass’lara ve konserlere katıldık. Gümüşlük Festivali’nde birçok kez birlikte bulunduk. Bazı konserlerinde bis için sahneye çıkma fırsatım oldu.

Kendisi sanatçı hayatını gençlerle paylaşmayı  çok önemseyen biri. Genç müzisyenleri destekleyerek ve onların önünü açarak sanat yaşamını daha da anlamlı hâle getiriyor. Bu yaklaşım benim için çok değerli.

Aynı zamanda onun sanatçı yaşamını yakından gözlemleyebilmek de büyük bir şans. İnci gibi tuşesi ve özellikle Chopin yorumculuğunda eşsiz bir yere sahip olduğunu düşünüyorum.

Aynı zamanda sevgili Pavel hocamla müziğe, bestecilere ve hayata bakış açılarının birbirine çok benzemesi. Bu nedenle her ikisiyle de böyle güçlü bir bağ kurabilmek benim için çok kıymetli.

Gülsin Onay hocam benim için her zaman en büyük ilham kaynaklarından biri oldu ve olmaya da devam ediyor.

“The Wind” adlı bestenizle doğa bilincine dikkat çektiniz. Kendi hikâyenizi notalara dökmek size nasıl bir özgürlük alanı sağlıyor?

“The Wind” benim için gerçekten çok özel bir projeydi.

Besteyi Dünya Çevre Günü’nde yayımladık ve aynı zamanda Arter’de yer alan “Yağmur Ormanları Varyasyon 3” adlı eserle birlikte özel bir video çalışması gerçekleştirdik. Küratörlüğünü Sayın Melih Fereli’nin yaptığı bu eser, modern objeler aracılığıyla bir yağmur ormanı atmosferi yaratıyordu.

Eserdeki objelere dokunduğunuzda farklı titreşimler ve frekanslar ortaya çıkıyor, böylece yağmur ormanının atmosferini hissedebiliyorsunuz. Biz de bestemle birlikte bu çalışmanın yer aldığı bir video hazırlamıştık ve Dünya Çevre Günü’nde paylaşmıştık.

Ben müziğin her zaman bir hikâye anlattığına ve bir mesaj taşıdığına inanıyorum. Aslında tüm besteciler kendi hayatlarından, duygularından ve deneyimlerinden parçaları eserlerine yansıtıyorlar. Bu yüzden de her eser birbirinden tamamen farklı bir dünyaya sahip oluyor.

Ben de yaklaşık 12 yaşındaydım ve o dönemde kendi duygularımdan ve düşüncelerimden bir parçayı insanlarla paylaşabilmek benim için çok özel bir histi.

Kendi hikâyemi notalara dökebilmek bana büyük bir özgürlük alanı sağlıyor. Çünkü bazen kelimelerle anlatamadığınız duyguları müzik çok daha derin bir şekilde ifade edebiliyor.

Bestecilik çalışmalarımı ileride daha yoğun şekilde sürdürmek istiyorum. Özellikle toplumsal konulara değinen, insanlara dokunan ve bir mesaj taşıyan eserler üretmeyi hayal ediyorum. Hem solo piyano hem de farklı enstrümanlarla birlikte yeni projeler üretmek istiyorum.

Chopin gibi derin romantik bir bestecinin ruhunu bu kadar genç yaşta nasıl içselleştirebiliyorsunuz?

Yaklaşık üç yıl önce katıldığım Jeune Chopin Uluslararası Piyano Yarışması benim için çok özel bir deneyimdi.

Chopin benim için gerçekten çok farklı bir besteci. Hayatına baktığınız zaman; kırılgan bir yapıya sahip, birçok zorluk yaşamış ve tüm bu duyguları müziğine aktarmış bir insan görüyorsunuz.

Bence Chopin’in müziği yalnızca hayatın güzel taraflarını değil; aynı zamanda hüznü, kırılganlığı, yalnızlığı ve insanın iç dünyasındaki çatışmaları da anlatıyor. Tüm duygu spektrumuna hitap edebilen nadir bestecilerden biri olduğunu düşünüyorum.

Kendisi oldukça içine dönük bir karaktere sahip olduğu için halka açık konserler vermeyi bile çok sevmezmiş. Bu nedenle Chopin çalarken onun iç dünyasını ve hassasiyetini anlamak çok önemli.

Ben de kendimi Chopin’e çok yakın hissediyorum. Çünkü ben de duyguları çok yoğun yaşayan bir insanım. Çok mutlu olduğumda bunu çok yoğun hissediyorum, üzüldüğümde de aynı şekilde.

Bu nedenle Chopin’in müziğiyle aramda çok doğal ve güçlü bir bağ oluşuyor.

Aynı şeyi Rahmaninov için de hissediyorum. Her ikisi de kendimi en yakın hissettiğim, en derin bağı kurabildiğim besteciler arasında.

Sahneye ilk adımınızı attığınız an ile konser bittikten sonraki sessizlik arasında neler hissediyorsunuz?

Sahne deneyimi gerçekten günlük hayattan tamamen farklı bir gerçeklik gibi.

Konser anında yaşananlar, prova sürecinden bile bambaşka oluyor. Martha Argerich’in çok sevdiğim bir sözü vardır: “Konserlere her zaman yüzde iki yüz hazırlanmaya çalışırım, çünkü sahneye çıktığımda sadece yüzde yüzü kalır.”

Gerçekten buna çok katılıyorum.

Sahneye çıkana kadar büyük bir heyecan, bilinmezlik ve yoğun bir adrenalin hissi oluyor. İnsan sürekli eseri düşünüyor, müziği düşünüyor ve o bekleme anında aklından pek çok şey geçiyor.

Ama sahneye çıktığınız anda sanki başka bir dünyanın içine giriyorsunuz.

Zaman kavramı kayboluyor ve geriye sadece müzik kalıyor.

O anda yalnızca siz, müzik ve besteci varsınız. Eğer orkestrayla çalıyorsanız orkestrayla birlikte tek bir nefes gibi hissediyorsunuz; oda müziğinde ise diğer müzisyenlerle birlikte aynı hikâyeyi anlatıyorsunuz.

Ben bunu bazen bir film gibi düşünüyorum. Eser başladığı anda bir hikâye akmaya başlıyor.

Eser bittikten sonra ise çok kısa bir sessizlik oluyor. Benim için o an, sanki başka bir dünyadan tekrar gerçek hayata dönme anı gibi.

Ardından gelen alkışlar ise tarif edilmesi çok zor bir mutluluk duygusu yaratıyor. Müziğin insanlara ulaşabildiğini hissetmek gerçekten çok özel.

Bu yüzden sahne benim için her zaman çok derin ve unutulmaz bir deneyim oluyor.

Uluslararası arenada Türkiye’yi temsil eden genç bir sanatçı olarak, Türk bestecilerinin eserlerini dünya sahnelerine taşıma konusundaki motivasyonunuz nedir?

Türk bestecilerini uluslararası sahnelerde temsil etmek benim için gerçekten çok önemli.

Ahmet Adnan Saygun ve Ulvi Cemal Erkin gibi dünyaca bilinmesi gerektiğini düşündüğüm çok değerli bestecilerimiz var. Bu eserlerin yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde daha fazla duyulması gerektiğine inanıyorum.

Ahmet Adnan Saygun’un sevgili Gülsin Onay hocamın hocası olması nedeniyle kendisine karşı ayrıca çok özel bir bağ hissediyorum.

2023 yılında Almanya turnemde bis eseri olarak Saygun’un Birinci Etüdü’nü çalmıştım. Konser sonrasında seyircilerin gösterdiği ilgi beni gerçekten çok etkiledi. İnsanlar yanıma gelip sürekli eserin bestecisini soruyor, isimlerini not alıyor ve daha fazla eserlerini dinlemek istediklerini söylüyorlardı.

Bu benim için çok anlamlı bir andı. Çünkü aslında bir eseri çaldığınızda yalnızca notaları değil, aynı zamanda kendi kültürünüzü ve ülkenizin müzikal kimliğini de taşıyorsunuz.

Bu nedenle özellikle uluslararası konser programlarında Türk bestecilerine mutlaka yer verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir solo resitalde ya da bir orkestra konserinde bis eseri olarak bile çalınması çok kıymetli.

Çünkü bu eserler aracılığıyla hem ülkemizi temsil ediyor hem de dinleyicilere farklı bir müzikal dünya sunmuş oluyoruz.

Son yıllarda Türk bestecilerine olan ilginin giderek arttığını görmek de beni ayrıca çok mutlu ediyor.

Klasik müziğin “ulaşılamaz” olduğu algısını yıkan bir kuşağın temsilcisisiniz. Sizce gençlere klasik müzik nasıl anlatılmalı?

Bir dönem klasik müziğin yalnızca belirli bir kesime ait olduğu ya da ulaşılması zor olduğu yönünde bir algı vardı. Ama bence yalnızca klasik müzik değil, müziğin her türü herkes içindir.

Müzik insanların duygu dünyasına dokunan evrensel bir dil.

Ben müziği her zaman bir köprü gibi düşünüyorum. Besteciden yorumcuya, yorumcudan dinleyiciye uzanan çok güçlü bir bağ.

Önce bestecinin hikâyesi ortaya çıkıyor, sonra onu yorumlayan kişi kendi hayatını, kendi duygularını ve deneyimlerini o müzikle birleştiriyor. Sonunda ise bu yolculuk dinleyicinin kalbine ulaşıyor.

Bu yüzden müzik bence herkesin hayatında aktif olarak deneyimlemesi gereken bir şey. Dinlemek, hissetmek ve gerçekten yaşaması gereken bir dünya.

Klasik müzik de bu dünyanın çok değerli bir parçası.

Benim en büyük hedeflerimden biri de klasik müziğin “ulaşılamaz” olduğu algısını özellikle kendi kuşağım için kırabilmek.

Bu noktada sosyal medyanın çok önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Günümüzde hepimiz müziği dijital platformlar üzerinden keşfediyoruz. İnsanlar Instagram’da, YouTube’da ya da Spotify’da sürekli yeni şeyler dinliyor ve izliyor.

Bu nedenle sosyal medyanın klasik müziği daha ulaşılabilir hâle getirmek için çok güçlü bir araç olduğuna inanıyorum.

Ben de konserlerimi, prova süreçlerimi ve eserleri sosyal medya üzerinden paylaşarak özellikle kendi kuşağımın klasik müzikle daha doğal bir bağ kurmasını sağlamaya çalışıyorum.

Çünkü klasik müzik aslında insan ruhunu besleyen, insanı derinleştiren ve duygusal olarak çok güçlü bir dünya.

İstanbul Müzik Festivali açılış konseri gibi önemli adımlardan sonra, yakın gelecekte sizi en çok heyecanlandıran proje ya da “rüya konser” hangisi?

2025 benim için gerçekten çok özel bir yıldı.

İstanbul Müzik Festivali’nin açılış konserini sevgili Cem Mansur ile birlikte gerçekleştirdik. Ardından Mariinsky orkestrası gibi çok değerli orkestralarla çalışma fırsatı buldum ve geçtiğimiz yaz TUGFO ile yeniden Elbphilharmonie’de sahneye çıktım.

Böylesine önemli salonlarda ve projelerde yer almak benim için tarif edilmesi zor bir mutluluk. Özellikle ülkemi temsil ederek müziğimi insanlarla paylaşabilmek çok kıymetli bir his.

Yakın gelecekte beni en çok heyecanlandıran projelerden biri ise Borusan ile gerçekleştireceğim konser.

2026 Aralık ayında, sevgili Gürer Aykal yönetiminde Rahmaninov’un 2. Piyano Konçertosu’nu seslendireceğim.

Bu eser benim için çok özel bir yere sahip. Rahmaninov’un hayatında da çok önemli bir dönüm noktası olan, duygusal olarak inanılmaz derin bir eser.

Özellikle ikinci bölümü her dinlediğimde beni çok etkiliyor. Hatta çoğu zaman duygulanmadan dinleyemediğim eserlerden biri diyebilirim.

Bu konçertoyu böylesine değerli bir orkestra ve şefle birlikte çalacak olmak beni gerçekten çok heyecanlandırıyor.

Ayrıca bu ay sevgili arkadaşım Arya Su Gülenç ile Saint Saens’ın Hayvanlar Karnavalı’nı Maestro Howard Griffiths ve Viyana Radyo Senfoni ile kaydederek Orpheum Vakfı’nın desteği ile Berlin Classics label’ında ilk albümüzü gerçekleştirdik. Bu albümün tanıtımı için Sevgili Arya ile birlikte başta CSO Ankara olmak üzere Türkiye’de çeşitli konserler vereceğiz. Bu konserler de benim için çok heyecan verici.

İlyun Bürkev için piyano sadece bir enstrüman mı, yoksa dünyayı anlamlandırma biçimi mi? Müziği tek bir kelimeyle tanımlayacak olsanız bu ne olurdu?

Müziği tek bir kelimeyle tanımlayacak olsaydım, “hayat” derdim.

Çünkü bence müzik yalnızca bir sanat dalı değil; insanın dünyayı algılama biçimlerinden biri.

Müzik doğa demek, insan demek, yaşam enerjisi demek.

İnsanları ortak bir frekansta buluşturan çok güçlü bir dil. Dünyanın neresinden gelirseniz gelin, hangi dili konuşursanız konuşun, müzik insanları bir araya getirebiliyor.

Bence müzik hayatı daha derin, daha anlamlı ve daha renkli yaşamamızı sağlıyor.

Bazen sadece yürürken bile sevdiğiniz bir müzik eşlik ettiğinde tüm duygularınız değişebiliyor. Müziğin insan ruhu üzerindeki etkisi gerçekten çok güçlü.

Bilimsel olarak da beynimiz üzerinde çok büyük etkileri var. Konsantrasyonu artırıyor, insanı daha zinde hissettiriyor ve psikolojik olarak da iyileştirici bir güce sahip.

Zaten tarih boyunca müzik hep insan yaşamının bir parçası olmuş. Belki doğadaki ilk seslerden, bir kuşun ötüşünden, ritimlerden ve insanın kendi sesinden doğdu.

Aslında hayatın içinde duyduğumuz her şey bir frekans ve bir ritim taşıyor.

Bu nedenle benim için piyano sadece bir enstrüman değil; dünyayı hissetme ve anlamlandırma biçimi.

Ve müzik, hayatın her anına eşlik eden en güçlü şeylerden biri.

Geçen yıl Schleswig-Holstein Musik Festival kapsamında “Rising Star” olarak yer aldınız ve Elbphilharmonie’de sahneye çıktınız. Bu deneyim sizin için ne ifade ediyor?

TUGFO ile gerçekleştirdiğimiz bu turne ve özellikle Elbphilharmonie konseri hayatım boyunca unutamayacağım deneyimlerden biri oldu.

Özellikle Elbphilharmonie’den bahsetmek isterim çünkü 2017’deki açılışından beri benim için adeta bir hayal salonuydu. Gerçekten dünyanın birçok konser salonundan çok farklı bir atmosfere sahip.

Mimari yapısı klasik konser salonlarından oldukça farklı. Yaklaşık 2100 kişilik, “Vineyard” adı verilen; sahnenin merkezde olduğu ve seyircinin etrafını çevrelediği özel bir tasarıma sahip. Akustik açısından da inanılmaz bir salon. Dünyaca ünlü Japon akustik uzmanı Yasuhisa Toyota tarafından tasarlanmış ve salonun içerisinde binlerce özel akustik panel bulunuyor. Bu nedenle salonda nerede oturursanız oturun sesi aynı şekilde duyabiliyorsunuz.

Tabii bunun yanında mimarisi, prestiji ve dünyanın en önemli sanatçılarının sürekli orada konser vermesi Elbphilharmonie’yi çok özel ve ikonik bir yer hâline getiriyor.

Schleswig-Holstein Musik Festival de aynı şekilde dünyanın en köklü ve en prestijli festivallerinden biri. Martha Argerich, Yo-Yo Ma, Anne-Sophie Mutter, Barenboim, Trifonov, Lang Lang ve Yuja Wang gibi çok büyük sanatçıların düzenli olarak yer aldığı bir festival.

Festivalin her yıl bir ülkeyi ön plana çıkarması ve o yıl Türkiye’nin seçilmiş olması benim için ayrıca çok anlamlıydı.

Böylesine önemli bir festivalde solist olarak yer almak gerçekten tarif edilmesi zor bir mutluluktu. Elbphilharmonie’de sahneye çıkacağımı öğrendiğim an hissettiğim heyecanı hâlâ çok net hatırlıyorum.

Konser sırasında Grieg Piyano Konçertosu’nu seslendirirken, özellikle ikinci bölümde duygulanıp gözlerimin dolduğu bir an oldu. Konser sonrasında ise mutluluktan uzun süre ağladığımı hatırlıyorum.

2100 kişilik salon tamamen doluydu ve o akşam salondaki enerji gerçekten tarif edilemezdi. Daha önce de söylediğim gibi, sahneye çıktığınız anda oluşan o gerçeküstü atmosfer burada çok daha yoğun hissediliyordu.

Bu turneyi özel yapan bir diğer unsur ise TUGFO’nun enerjisiydi. Orkestradaki herkesin genç olması, müziğe duyduğu tutku, çalışma disiplini ve heyecanı provaların ilk gününden itibaren hissediliyordu.

Sevgili Cem Mansur hocamla birlikte bu turneyi gerçekleştirmek de benim için çok kıymetliydi.

AKM’de başlayan turnemiz Bursa, Hamburg, Prag ve Viyana ile devam etti. Her konser birbirinden farklı bir deneyimdi. Turnelerde beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri de bu: Aynı eseri her konserde yeniden keşfedebiliyorsunuz. Her salonda farklı detaylar, yeni renkler ve yeni duygular ortaya çıkıyor.

Bu turne hem müzikal hem de duygusal olarak hayatımda çok özel bir iz bıraktı.

Klassische Philharmonie Bonn ile gerçekleştirdiğiniz Almanya turnesi kariyeriniz açısından bir dönüm noktası mıydı?

Kesinlikle öyleydi. Bu turneyi kariyerimin başlangıç noktalarından biri olarak görüyorum.

Turnenin ilk bölümünde 14, ikinci bölümünde ise 15 yaşındaydım ve bu benim uluslararası sahnelere ilk çıkışımdı. Bu nedenle büyük bir heyecan ve bilinmezlik hissi vardı.

Özellikle Alman seyircisinin klasik müzik konusunda çok bilinçli, eleştirilerin ise oldukça güçlü olması beni heyecanlandırıyordu. Neyle karşılaşacağımı gerçekten bilmiyordum.

Turnenin gerçekleşme hikâyesi de aslında çok özel ve biraz tesadüfîydi. Salzburg’a geldiğim ilk yıldı ve tam o dönemde Beethoven’ın 3. Piyano Konçertosu üzerine çalışmaya başlamıştım. Orkestra da aynı dönemde bu eseri çalmak istiyordu. Sevgili hocam Pavel Gililov benim ismimi önerdi ve her şey çok doğal bir şekilde gelişti.

Bir anlamda gerçekten “perfect timing” oldu diyebilirim.

Bir ay içinde Almanya’nın farklı şehirlerinde toplam 11 konser verdik. Açılış konseri Konzerthaus Berlin’de, kapanış konseri ise Münih Herkulessaal’deydi. Beethoven’ın 3. Piyano Konçertosu’nu bu kadar önemli salonlarda icra edebilmek benim için inanılmaz bir deneyimdi.

Konserlerden sonra gelen eleştiriler ve geri dönüşler de beni çok mutlu etti. Bazı gazetelerde “Rising Star” olarak yer almak ve uluslararası seyirciyle ilk kez bu ölçekte buluşmak benim için unutulmazdı.

Ayrıca turne boyunca Ahmet Adnan Saygun’un eserlerini de seslendirdim. Türk bestecilerine gösterilen ilgi ve merak beni çok etkiledi. Ülkemi bu salonlarda temsil edebilmek benim için büyük bir gururdu.

Turnenin bir diğer önemli tarafı ise yoğun temposuydu. Şehirler arasında sürekli seyahat ediyor, konserden sonra hemen başka bir şehre geçiyor, provalara yetişiyorduk. Bazen resepsiyonlara katılıyor, ertesi sabah yeniden yola çıkıyorduk.

Gerçek anlamda konser piyanistliği hayatını ilk kez o dönemde deneyimledim diyebilirim.

Çocukluğumdan beri dünyayı gezmek, yeni insanlarla ve yeni kültürlerle tanışmak benim için büyük bir tutku oldu. Bu turne de o hayalin ilk gerçek adımlarından biriydi.

Bu yüzden hayatım boyunca unutamayacağım çok özel bir süreç olarak kalacak.







E-posta listemize katılın

En yeni içerikler ve haberlerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.

E-posta listemize katılın

En yeni içerikler ve haberlerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.

E-posta listemize katılın

En yeni içerikler ve haberlerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.

Sanata değer veren, üretmek isteyen ve paylaşmayı önemseyenler için.

© 2026 — Arthub. Tüm hakları saklıdır.

Sanata değer veren, üretmek isteyen ve paylaşmayı önemseyenler için.

© 2026 — Arthub. Tüm hakları saklıdır.

Sanata değer veren, üretmek isteyen ve paylaşmayı önemseyenler için.

© 2026 — Arthub. Tüm hakları saklıdır.