ISSIZLIĞININ DİKTATÖRÜ
Temmuz
ISSIZLIĞININ DİKTATÖRÜ
Musluktan sızan su damlası, lavabonun ortasındaki metal süzgece her düştüğünde mutfakta boğuk bir yankı bırakıyordu. Tezgâha yaslanıp gözlerimi üzerindeki boş bardağa diktim. Sürahiyi kaldırdım, suyu kenarından taşıra taşıra doldurdum. Durdum. Sesi dinledim. Foşurtu kesilince mutfak yeniden sustu. Bardağa dokunmadım, suyu içmedim. Mermer oluktan süzülen suyun kendine açtığı o ince yolu izledim sadece. Düzenli akan her şey bana düşmandı artık.
Salona yürürken ayak tabanlarımın parkeye yapışıp çıkma sesi koridorda dağıldı. Bu ses, aylardır bu evdeki tek canlı kanıttı: bir gölge olmadığımın, hâlâ bir ağırlığım olduğunun kanıtı. Koltuğun kenarına ilişip televizyon kumandasının kırmızı düğmesine bastım. Ekran açıldı, ses kapalıydı. Mavi bir ışık yüzüme, oradan da arkamdaki boş duvara vurdu. Ekranda rastgele bir film dönüyor; insanlar konuşuyor, gülüyor, bir yerlere koşuyordu. Dudak hareketlerinden anlamlar çıkarmaya çalıştım ama kelimeler benden uzaklaşalı çok olmuştu. Gözlerim hareket eden yüzlere takıldı ama hiçbirini görmedim.
Sehpanın üzerinde, ekranı masaya dönük duran telefona baktım. Elimi uzatacak gibi oldum, sonra parmaklarımı dizimin üzerine geri çektim. O telefon, salondaki herhangi bir eşya gibi değil, patlamaya hazır bir saat gibi duruyordu. Zamanı geriye doğru sayan; patladığında beni o çok korktuğum seslerin, beklentilerin ve sorumlulukların içine fırlatacak bir bomba. Ona dokunmak, dünyanın tüm gürültüsünü göğsüme buyur etmek demekti.
Ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdüm. Alnımı soğuk cama dayadım. Karşı apartmanın üçüncü katında, perdeleri çekilmemiş salonda sarı bir ışık yanıyordu. İçerideki adam elindeki kupayı mutfağa götürdü; masanın kenarında duran kadın ona doğru bakıp bir şeyler söylüyordu. Camdaki buğuyu elimin tersiyle sildim. Kadın güldü, adam kadının omzuna dokunup mutfaktan çıktı. Sıradanlığın o muazzam, erişilmez hafifliğini izledim. Eskiden ben de o sarı ışıkların altında bir şeyler söyler, birilerinin omzuna dokunurdum. Şimdi ise bir akvaryumun dışından, suyun içindeki hayata bakar gibiydim. Yapışan alnımı camdan ayırdım. Küçük, yuvarlak ve ıslak bir iz kaldı geriye. Bir süre sonra o da buharlaşıp yok olacaktı; tıpkı varlığımla yokluğum arasındaki o ince çizgi gibi.
“Buradayım,” dedim.
Sesim, boş odanın duvarlarına çarpıp kendime döndü. Boğazım kurumuştu, kelime pürüzlü ve yabancı çıktı. Sanki dilim, bir kenarda unutulmuş demir parçası gibi paslanmıştı. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Kaç gündür evde yüksek sesle konuşmadığımı hesaplamaya çalıştım: salı, çarşamba, perşembe... Takvim yaprakları zihnimde birbirine karıştı. Hafızamda tutunacak tek bir diyalog yoktu. Kapıcıya söylenen donuk bir “teşekkürler” bile ayların gerisinde kalmıştı.
Yatak odasına geçtim. Şifonyerin ikinci çekmecesini çektim; rayların gıcırtısı sessizliği vahşi bir şekilde böldü. İçerideki fatura zarflarını, eski anahtarları, bir daha hiç açılmayacak kapıların kilitlerini kenara ittim. En alttan kenarı kıvrılmış bir fotoğraf çıkardım. Üç yıl önce bir sahil kafesinde onunla yan yana oturuyorduk. O, kadrajın dışına bakıp gülümserken ben objektife doğru elimdeki çay bardağını kaldırmıştım. Gözlerimin kenarı kırışmıştı gülerken.
Fotoğraftaki o donmuş kare birden çözüldü, zihnim o kafenin gürültüsüne, dalga seslerine ve o son akşama savruldu. Anahtarları masaya bırakırken yüzüme bile bakmadan “Ben artık dayanamıyorum, senin bu bitmek bilmeyen mutsuzluğun beni de tüketti,” demişti. Sesi ne öfkeliydi ne de kırgın; sadece ölümcül bir şekilde kararlıydı. Arkasını dönüp kafenin kalabalığına karışmış, beni o masada tek başıma bir enkaz gibi bırakmıştı. Gidişiyle birlikte içimdeki tüm ışıklar sönmüş, o günden sonra dünyayla olan bütün bağlarımı kendi ellerimle tek tek koparmıştım. Terk edilmenin utancı ve acısı, beni bu evin içine gömmüştü.
Şimdi parmağımı fotoğraftaki kendi yüzümün, o unuttuğum gülüşün üzerinde gezdirdim. Sanki benden yüzyıllar önce yaşamış yabancı bir kadının tasviriydi bu. İçimde bir yerlerde bir şeylerin koptuğunu, kopan parçanın ruhumun derinliklerine doğru sessizce düştüğünü hissettim. Ama bu kez o düşen parça canımı yakmadı, aksine beni uyandırdı. Fotoğrafı aceleyle, o acıyla nihayet helalleşmiş olarak çekmecenin içine, karanlığa fırlattım. Çekmeceyi hızla kapattım.
Kalbimi artık saklamayacaktım. Kalbim savunmasız, apaçık ortadaydı, hem de hiç olmadığı kadar canlıydı.
Bağıra bağıra ağladım. Göğsümden yükselen o hıçkırık, terk edildiğim o günden beri ördüğüm o kusursuz duvarları çatlattı. Yüzüm gözyaşlarıyla yıkanırken antreye yürüdüm. Giriş kapısının hemen yanındaki sigorta kutusunun altında, küçük plastik bir şalter duruyordu. Aylardır aşağı konumda duran o beyaz plastiğe parmağımı bastırdım. Çıt diye net bir ses çıktı. Evin zili artık aktifti. Dünyanın ve yeni bir hayatın kapıma vuracağı o darbeyi göğüslemeye hazırdım.
Salona geri döndüm. Telefonu aldım. Yan taraftaki ses düğmesine uzunca bastım. Ekranda aylardır duran “Sessiz” simgesi kayboldu, yerine sonuna kadar dolmuş gürültülü bir ses çubuğu geldi. Hemen ardından ekran; ayların birikmiş bildirimleriyle, o eski ve cevapsız çağrıların kırmızı ışıklarıyla bir anlığına kasılarak aydınlandı. İsimler, mesajlar, merak dolu ama zamanla sönmüş o çağrılar... Belki de o son veda mesajı ondan gelmişti, bilmiyorum. Hiçbirine dokunmadım. Geçmişin beni yeniden o karanlık kuyuya çekmesine izin vermeyecektim; sadece orada durmalarına, hayatın dışarıda hâlâ aktığının birer kanıtı olarak kalmalarına izin verdim.
Telefonu bu kez ekranı yukarıya bakacak şekilde, salonun tam ortasındaki yemek masasının üzerine bıraktım. Masanın başındaki sandalyeye oturdum. Omuzlarımı düşürdüm, ellerimi masanın üzerine yerleştirdim. Gözlerimi ortada tek başına duran o küçük ekrana diktim. Salonun sessizliği hemen dağılmadı; duvarlar yine aynı mesafede dikiliyor, televizyondaki film duvara anlamsız mavi gölgeler fırlatmaya devam ediyordu.
Sokaktan tek bir araba geçti; lastiklerin ıslak asfalttaki sesi pencereden içeri sızıp koridorda kayboldu. Masadan kalkmadım. Dirseklerimi dayayıp çenemi ellerimin arasına aldım. Bakışlarımı o karanlık ekrandan bir an bile ayırmadım. Eğer o ekran şimdi uyanırsa salonun bu donmuş sessizliğini yırtacak, o gürültülü ve keskin çığlığı ilk andan itibaren duyacaktım. Artık kaçmayacaktım. Terk edilmiş bir kadının yasını bitiriyor, kendi hayatımın öznesi olmak için ayağa kalkıyordum.
Hayatımda ilk kez, inşa ettiğim korunaklı hapishanenin kapısını aralamış olmanın verdiği o garip, sızılı hafiflikle beklemeye başladım. Kendi ıssızlığımdan vazgeçiyordum; insanlığıma, dünyaya geri dönüyordum. Ve ilk kez, hayata yeniden karışabilmek ümidiyle ürkek başlayan ama derinleşen bir nefes aldım.












