"Müziği Neden Beğeniriz"
Dolunay May Temmuz Köşe Yazısı


Müziği Neden Beğeniriz?
Genel kabul gören yaklaşıma göre tragedya, bugün bildiğimiz anlamıyla tüm sanat biçimlerinin kaynağı olarak görülür. Bu yaklaşımda, tragedyanın kaynaklık ettiği sanat türlerine müzik de dahildir. Bilindiği gibi, bağbozumu gibi kutlama benzeri ritüellerde, doğanın bereketi ve canlılığını sembolize eden kimi canlıların biçim ve davranışlarının taklit edilmesiyle tragedya ortaya çıkmış, bu eylem, süreç içinde zenginleştikçe şiir, resim gibi diğer sanat biçimlerine de alan açmıştır. Zamanla tiyatro olarak anılmaya başlayan bu gelenek, müzik de dahil olmak üzere tüm sanat biçimlerini bünyesinde barındırır. Öte yandan bu temel yaklaşım, sanatı tarımın keşfiyle başlatan tezin parçasıdır. Öyle ki sanat adını verdiğimiz yaratıcı eylemin ortaya çıkabilmesi için insanoğlunun avcı-toplayıcılıktan sıyrılarak sabit bir bölgede yaşamını sürdürme gerekliliği, tarımın keşfiyle ancak mümkün olabilmiştir.
Günlük yaşamın av ve besin peşinde sürüp gittiği hayatta kalma biçiminden, ekinlerin yetiştirilerek stok yapılabildiği, böylece yaşama tutunma dışında başka şeylere zaman ayırabilecek imkanların oluşması, tarım sayesinde mümkün olmuştur. Hayatta kalma çabalarının kısıtlı da olsa duraksayabildiği bu zaman aralıkları, insana durup düşünecek, tasarlayarak planlayabilecek imkanları ortaya çıkarmış, böylece yaratıcı fikirler birbirini kovalamaya başlamıştır. Üzerine düşündüğümüzde mantığa son derece uygun görünen bu sebep-sonuç ilişkisi, tarımın keşfinden binlerce yıl öncesine tarihlenen kimi buluntularla sekteye uğrar. Göbeklitepe gibi, günümüz insanı için bile kolay görünmeyen, tonlarca ağırlıktaki taş kütlelerin taşınarak son derece sanatsal formlarda yontulduğu örnekler, tarımın keşfinden en az 3 bin yıl öncesine uzanır. Güney Fransa’da bulunan Chauvet Mağarası’nda, usta ressamları kıskandıracak nitelikte, adeta yorumlanarak stilize edilmiş duvar resimleri, tarımın keşfinden 30 bin yıl öncesine tarihlenir. Öte yandan tarım öncesi dönemlerin en eskisi olduğu kadar belki de sanat hakkında alışılagelmiş yaklaşımlarımızı yeniden değerlendirmemize işaret eden örnekler, birden fazla notanın seslendirilebildiği kemikten yapılmış, flüt benzeri üflemeli saz buluntularıdır.
Müziğin İcadı
Genel kabul görmüş sanat tezleri, müziğin kaynağını da tıpkı diğer sanat biçimlerinde olduğu gibi taklit üzerinden açıklar. Avlanma yöntemi ya da tehlike uyarısı gibi haberleşme işlevine yönelik olarak hayvan seslerini taklit eden araçlar, zamanla melodilerin oluşturulacağı sazlara dönüşmüştür.
Müzik; insana özgü yaratıcı eylemler içinde bizlere son derece tabii gelmesine karşın, karmaşık işlevi ve sistematiği itibarla kuramsal temellendirmesi en güç olan sanat biçimidir. Kimi işlevsel seslerin kullanımın, insanın yaşamda kalma mücadelesindeki tarihsel fonksiyonu anlaşılırdır. Böylesi benzer sesleri, doğadaki diğer canlılar da işlevsel olarak kullanır. Ama bu sesleri artarda getirme ihtiyacı, bunlardan belirli ahenk ve ritimler oluşturma çabası, hayatta kalma mücadelesi bakımından sandığımız ölçüde kolay anlaşılır ve anlamlandırılabilir değildir. İnsan, biyolojik olduğu kadar elbette sosyal bir duygu varlığıdır. Medeniyet ve kültür bağlamında duygu gibi hislerin sosyal ilişkilerdeki etkisi ve bu yolla ortaya çıkan sistematiğin insanın hayatta kalmasına yönelik işlevi, günümüz yaşamında yürürlüğünü korur. Ama insanın doğadaki diğer canlılar gibi henüz tüm uğraş ve çabalarının hayatta kalmak üzerine kurulu olduğu medeniyet öncesi dönemde, çeşitli ritim ya da melodilerin doğayla olan mücadelede dolaysız bir işlevselliğinden söz etmek pek mümkün görünmemektedir. Evrim teorisinin temel dayanağı; doğal seçilimin, tabiatın acımasız şartlarında ritim tutan, şarkılar söyleyerek kendi halinde dans eden bir türün tarafında olmayacağı ortadadır. O halde insanlık için artık yokluğunu hayal etmenin bile imkansız olduğu müzik nasıl doğdu?
İlk Çalgılar
Müzik gibi somut olmayan bir yaratım biçimini tarihlendirmek ancak saz ve benzeri buluntularla mümkün olabilmektedir. Böylesi çalışmalar, dili tarihlendirmek için yazılı buluntulara olan ihtiyaca çok benzer. Bir dilin varlığından bahsetmek için onun yazı halini alması şart olmaması gibi müzik için bir sazın varlığı her durumda bir ön şart değildir. Öte yandan taş ya da madenler gibi uzun ömürlü malzemelerden yapılmadığı ya da fosilleşerek günümüze ulaşmadığı sürece var olmuş olsa bile sazların geçmişini tarihlendirmek mümkün olmayacaktır. Av amacıyla çeşitli canlıların seslerinin taklit edildiği, haberleşme ya da temel ifadeler için kimi seslerin çıkarıldığı bir sürecin mutlak bir aşama olarak yaşandığı, akla uygun görünmekle birlikte kesinliğinden emin olmak imkansızdır. Böylesi seslerin dile ve müziğe kaynaklık etmesi olası görünse de dilde olduğu gibi, müziğin karmaşık sistematiği ve duyguları yönlendiren etkisi bundan çok daha fazlasıdır.
Asırlardır müzikle biçimlenmiş kültür ve medeniyet anlayışımızda müziğin kimi his ve duygu durumlarına karşılık gelmesi son derece doğalmış gibi görünür. Sinemanın yaygınlaşması, televizyon ve günümüzde internet iletişiminin küresel hale gelmiş olmasıyla melodi, ritim ve seslerin duygu ve düşüncelerimize eşlik ettiği ya da biçimlendirdiği yaşamsal alışkanlıkları oldukça kabullenmiş haldeyiz. Beyaz perdede ya da ekranda gördüğümüz sekanslara eşlik eden müzikler, ilk dönemlerden itibaren insan his ve duygularına göre mi meydana getirildi? yoksa gösteri dünyasının becerikli yapımcılarının melodik tercihleri, biz insanların duygu, düşünce ve hislerini zamanla buna uyumlu biçimlere mi dönüştürdü? Günümüzde kimi sinema yönetmeni ve yapımcının, film senaryo ve sekanslarını müziğe göre biçimlendirdiklerini açıkça ifade etmeleri, bu bağlamda üzerine düşünmeye değer görünmektedir.
Müzik, Ses ve Hareket
İnsan ve benzer fizyolojiye sahip canlıların çeşitli seslere tepkiler verdiği bilinmektedir. Kimi güdüleri tetikleyen farklı uzunluk ve şiddetteki sesler, davranışlar üzerinde etkili olsa da, bu tip sesler, melodi gibi bir kompozisyon ve yapıdan uzak, anlık işitsel uyarıcılardır. Öte yandan duyduğumuz bir melodinin bize hissettirdikleri, çoğunlukla hafızamızdaki bir sekansa, belirli anların deneyimlerine, yani anılarla ilgilidir. Müziğin deneyimlere özgü kişisel etkileri, iletişim araçlarıyla oluşturulan sosyolojik ve buna bağlı kültürel özellikleri, müziğin doğasını çok daha karmaşık ve kavranması zor hale getirir. Müziğin anılara özgü ve kültürel özellikleri, tabiattaki diğer tüm canlılardan temelden ayrıştırarak, biz insanları bir bilinç ve duygu varlığı haline getiren etmenlerdendir. İlginç olan, bir melodi ya da ritim duyduğumuzda harekete geçme hali tetiklenen bedenimiz, tabiata ait öz doğasına dönmüşçesine dans figürleri sergilemeye başlar. Öyle ki, binlerce yıllık medeniyet alışkanlıklarının üretim ve hizmet için işleve yönelik makineleştirdiği bedenlerimiz, bu dans benzeri eylemde bilinçlerimizle bütünleşerek bir ve tek hale gelir. Bu anlarda, bilinçten bağımsızlaşarak tabiattaki diğer canlılara sanki yakınlaşarak ait olduğumuz doğamıza dönmenin, onunla yeniden bütünleşmenin coşkusu, neşesi ve enerjisiyle mutlu hissederiz. Ama daha önce ifade ettiğimiz gibi, neredeyse tüm canlılarda ortak olan beslenme, barınma ve üremeyle birlikte, türün devamının ‘kaç ya da savaş’ anlarıyla biçimlendiği tabiatta, şarkı söylemek, dans etmek aslında hiç de doğal değildir.
Bugün tabiatın doğal sesleri, ait olduğumuz doğaya dönmüşçesine kendimizi huzurlu hissetmemizi sağlıyor olsa da, aynı seslerin asırlar boyunca atalarımız için bir uyarıcı olarak strese neden olduğu ve tehlikelere karşı bu şekilde tetikte kalarak türümüzün devamını sağladığı unutulmamalıdır. Rahatlamamıza neden olan vücut enzimlerimizin yağmur sesiyle salgılanmaya başlaması, belki de strese neden olan tabiattaki diğer tüm sesleri bastırmasıyla ilişkili olarak gelişmiştir. Diğer yandan doğal ve kendi ürettiğimiz seslerin hayatta kalma adına ortaya çıkan işlevselliğine rağmen, artık bulmanın neredeyse imkansız olduğu tam sessiz ortamların kendimizi en doğal hissettiğimiz anlar olması da ilgi çekicidir.
Sessizliğe bile özel anlamlar yüklediğimiz, hikayeler kurguladığımız insan yaratıcılığının en ilginç ve belki de eşsiz ürünü müziktir. Tıpkı insanın kendisi gibi, tam olarak anlaşılamaz, kavranamaz olan müzik, adeta bir mucizedir. Şurası kesin ki müzik, insan denen bu gizemlerle dolu varlığı çok daha anlaşılmaz ve ilginç hale getirir; ve belki de hepsinden önemlisi bu hayatı bizler için yaşanmaya değer ve anlamlı kılar.
Dolunay May
Sanat Kuramcı
İstanbul, 2026














