Eren Parmakerli Röportajı
Sanatçı Röportajı

Röportaj: Tulga Aktaç
Klasik müzik geleneğini, gençliğin getirdiği dinamizm ve çağdaş bir vizyonla harmanlayan Eren Parmakerli, Türkiye’nin yetiştirdiği en yetenekli piyanistlerden biri olarak adından söz ettiriyor. Sadece teknik kusursuzluğuyla değil, piyano başına geçtiğinde eserin ruhunu dinleyiciye aktaran derin yorumculuğuyla da dikkat çeken genç sanatçı, ulusal ve uluslararası platformlarda parlamaya devam ediyor. Sanatın evrensel dilini tuşlarla yeniden yazan Eren Parmakerli ile müzikal yolculuğunu, klasik müziğin geleceğini ve sanata ilham veren dünyasını konuştuk.
Dört yaşında piyanoyla tanışan ve çok erken yaşta uluslararası ödüller kazanmaya başlayan bir müzisyensiniz. Bu kadar erken yaşta gelen başarılar ve ödüller, müzikle olan bağınızı nasıl şekillendirdi ve size nasıl bir sorumluluk yükledi?
İlk yarışmaya katıldığımda 5 yaşındaydım. Yarışma günü jüri önünde çaldım, sonra dışarı çıktık, canım koşmak istedi. Enerjimi öyle atıyordum küçükken. Erika Tieg hocam, gel ikimiz yarış yapalım dedi. Şık giyinmişti, ayakkabıları da topukluydu. Çıkarıp yalın ayak koştu benimle. Birincilik ödülünün önemini o zaman tam bilmiyordum herhalde, oyun gibiydi. Sonra Prof. Sontraud Speidel’e geçtikten sonra Bach yarışmasında ödül aldığımda onun, “tebrik ederim, hemen çalışmaya devam edelim, ödül sorumluluktur” dediğini hatırlıyorum. O anlamda evet, ödüller her zaman disiplinli çalışma, kendimi geliştirme, müzisyen olarak derinlik kazanma sorumluluğu getiriyor. Duruş ve tevazu konusu da sorumluluğa girer bence, ayaklarımızın yere basması ve kendimizi üstün görmeme sorumluluğu da getiriyor. Çünkü erken yaşta hep sahnede olmaya, alkışlanmaya, beğenilmeye alışıyoruz. Bunlarla sağlıklı bir biçimde baş etmek de bizim sorumluluğumuz. Onun dışında, ödül almak çok güzel tabii, insanın emeğinin karşılığını alması da demek. Ama yarışma ödülü tek başına kimseyi iyi bir müzisyen yapmaz, almamak da kötü bir müzisyen yapmaz diye düşünüyorum.
11 yaşındayken Karlsruhe Müzik Üniversitesi’nin *Precollege* sınavını tam puanla kazanarak Prof. Sontraud Speidel’in sınıfına kabul edildiniz. Bu kabulün müzikal olgunlaşma sürecinizdeki dönüm noktası olduğunu söyleyebilir miyiz? Sontraud Speidel ile çalışmak bir piyanist olarak size neler kattı?
Evet, Sontraud hocama geçmemle benim için yeni bir dönem başladı. Erika hocam olmasaydı piyanoyu bu kadar sevmezdim. Erken yaşta piyano eğitimi alacak bir çocuğun başına gelebilecek en güzel şeydir Erika Tieg ile çalışmak. Beş yıl sonra, artık başka hocaya geçmelisin diyen de oydu.
Sontraud hocam, Almanya’nın en önemli piyano eğitmenlerinden, kendini müziğe ve eğitime adamış büyük bir usta, hocaların hocası. 50’yi aşkın albüm kaydı var, solistliğin yanında oda müziğini çok önemsiyor ve geniş bir oda müziği deneyimine ve bu alanda da kayıtlara, ödüllere sahip. Ayrıca edisyonlarla ilgili bilgisi, bestecilerle çalışma, az çalınan eserleri ortaya çıkarma gibi ilgileri ve bu alanlarda da projeleri var. Bu sayede ben de örneğin, 11 yaşından başlayarak ilk seslendirme projelerinde yer aldım. Hatta en sonuncusunda, besteci Anno Schreier, eser Schott Yayınevi tarafından yayınlanırken bizlerin adını da yazdırmış, nota kitabında ilk seslendiren olarak benim de adım geçiyor yani. Ayrıca Sontraud hocam sayesinde hem bulunduğumuz çevrede devamlı sahne alıyorum, hem seyahat ederek birlikte gittiğimiz yerler oluyor, Bayreuth Steingraeber Villası’ndaki “Prof. Speidel Sınıfından Usta Öğrenciler” konseri için yaptığımız seyahatler gibi.
Bu şekilde müzisyenliğin her yönünü kapsayan bir eğitim alıyorum ve sahne deneyimim yaşıma göre oldukça geniş diyebilirim. Sontraud hocam, kendi müzisyen kişiliğimizi geliştirmemizi, taklide düşmememizi önemsiyor. Küçükken bana “önce kafa, sonra eller” derdi. Önce eseri anlamamızı, üzerinde düşünmemizi bekler, entelektüel bir yaklaşımı vardır. Piyano dersinde de çok arka plan bilgisi verir. Farkında olmadan biriktiriyormuşum ve bundan çok yararlanıyorum.
Dünyaca ünlü devlet sanatçımız ve piyanistimiz Gülsin Onay’ın da öğrencisi oldunuz. Gülsin Onay gibi bir ekol ile çalışmak, onun tecrübelerinden beslenmek müzikal vizyonunuzu ve yorumculuğunuzu nasıl etkiledi? Kendisinden aldığınız en unutulmaz tavsiye neydi?
Gülsin hocamla tanışmam benim için önemli bir köşe taşı tabii. Onun müziği nasıl yaşadığını görmek beni çok etkiliyor her zaman. Bir örnek vereyim: Gülsin hocamın Almanya’ya gelişlerinden birinde, sanırım on bir yaşındaydım, birlikte bir davete gittik ve köşede bir piyano duruyordu. Herkes sohbet ederken oturup çalmaya başladı. Gülsin Onay dünya çapında bir konser piyanisti, dersiniz ki çok rica ederlerse ve önceden planlanırsa, piyano akort edilirse belki çalar. Hayır, onun için müzik hayatın akışı içinde ve her yerde. Herkes bayıldı ve piyanonun çevresinde toplandı tabii. Sonra yanıma geldi, şimdi sen çal dedi. Ürktüm, çünkü buna hazırlıklı değildim. Israr etti, çaldım ve ondan sonra zincirlerimi kırmış gibi hissettim. Gülsin hocam bize müziğin güzel, keyifli, duyguya ulaşan birşey olduğunu hep hatırlatıyor. Disiplin, teknik, yarışma, derken - ki kendisi en sıkı okullardan geçmiş - müziğin özünü ve doğallığını unutmamak gerektiğini gösteriyor. Bunun bende özgürleştirici bir etkisi var. Öğrenilecek önemli birşey daha var Gülsin hocamdan, o da sahne hakimiyeti ve duruma göre esneklik, spontane hareket edebilme becerisi. İzleyiciyle diyalog kurmasını, sahnede uygun gördüğü şeyi yapma ve durumu yönetme biçimini yön gösterici buluyorum. Eğitimci olarak da bilgisini ve engin deneyimini cömertçe paylaşmasıyla ve sevgisiyle biz genç müzisyenlere çok destek veriyor. Hepimiz ne kadar şanslıyız!
Hem Karlsruhe’de Prof. Speidel hem de Türkiye'de Gülsin Onay gibi iki güçlü kadın piyanist ve eğitmenle yolunuz kesişti.Alman ve Türk piyano ekollerinin, sizin yorum tarzınızdaki sentezini nasıl tanımlarsınız?
Aslında Sontraud hocam kendi hocaları gereği çeşitli ekolleri sentezleyen bir sanatçı. Gülsin hocam Fransa ve Almanya’da eğitim aldığı için o da farklı gelenekleri bünyesinde birleştiren bir piyanist. İkisinin benzediği yön, müziği ciddiye alma ve derine inme disiplinleri. İkisi de tanıdığım en çalışkan insanlardan, yorulmak bilmiyor gibiler. Yoruma gelince aslında tüm iyi müzisyenlerin birleştiği ilkeler var, bir de tek tek besteciler ile ilgili anlayış ve yorumda farklılıklar var. Benim ustalardan büyük bir ilgi ve merakla edinmeye çalıştığım, eserle ilgili anlayışlarını icraya geçirirken kullandıkları somut yöntemler. İkisinin de tuşesi müthiş ama yöntemleri biraz farklı mesela. İkisi de en zor eserleri çalarken parmakları göl kıyısında gezinti yapıyormuş gibi rahat görünüyor. Büyük ustalardan öğrenmemiz gereken şey, disiplin ve ciddiyeti o rahatlık gibi duran tarzla birleştirmek. Hocalarımızın müzikal duruşu bizi etkiler tabii. Önümde çok iyi örnekler var, öğrenmeye ve anlamaya çalışıyorum, ilham alıyorum ama taklit etmiyorum. Yolum ve müzisyen kişiliğim bu şekilde kendiliğinden gelişiyor diye düşünüyorum.
Yakın zamanda Bonn’da düzenlenen Beethoven Bonnensis Yarışması’nda "Beethoven Özel Ödülü"ne layık görüldünüz.Bir piyanist için Beethoven'ın doğduğu topraklarda onun adına bir ödüle değer görülmek nasıl bir duygu? Bu ödülün sizin için özel bir anlamı var mı?
Bu ödüle çok sevindim. İnanmayacaksınız ama katılmaya son başvuru tarihine iki gün kala karar verdim. Çok önceden planladığım birşey değildi. Fakat Jugend Musiziert yarışması için hazırladığım eserler orada istenen programla örtüşüyordu ve aralarında Beethoven de vardı. Katıldım ve bu güzel ödüle değer bulundum. Tabii ki çok anlamlı, çünkü Beethoven’in doğduğu kentte, onun adını taşıyan bir ödül. Yarışmayı düzenleyen kuruluş da, Bonn’da Beethoven’in mirasına sahip çıkan, 2500 üyesi olan ve bunların arasında van Beethoven ailesinden kişilerin de bulunduğu bir oluşum. Gala konseri de 20 Haziran’da Beethoven’in doğduğu eve bitişik olan salonda yapılacak. Orada sahne alacağım için çok sevinçliyim.
Málaga Uluslararası Piyano Festivali’nde kazandığınız birinciliğin ardından Málaga Senfoni Orkestrası eşliğinde solist olarak sahne aldınız. Genç bir piyanist olarak, arkasında dev bir orkestranın gücünü hissederek çalmak sahne reflekslerinizi ve müziğe bakışınızı nasıl değiştirdi?
Aslında Málaga’dan önce 12 yaşındayken Karlsruhe Senfoni Orkestrası’yla solist olmuş, profesyonel orkestrayla gençlik orkestrasının birlikte çaldığı bir proje kapsamında Karlsruhe devlet operasının büyük salonunda iki kez solist olarak sahne almıştım, 90 kişilik bir orkestraydı o. Çok güzeldi. Málaga da muhteşem bir deneyimdi! Bir kere yabancı bir ülkede hiç tanımadığın fakat çok deneyimli profesyonel müzisyenlerle anında ortak bir dil konuşuyor olmak çok özel bir duygu. Şef José Luis López Antón ile de iletişim harikaydı. Orkestrayla çalmak sahne refleksleri için çok iyi tabii, bana göre müzik yapmanın en güzel şekli. Piyano bir orkestra enstrümanı olmadığı için piyanist olarak büyük ve çeşitli enstrüman gruplarında yer alarak müzik yapma şansımız pek yok - yaylılarda ya da üflemelilerde olduğu gibi. Bu ancak solist olursan mümkün, ya da oda müziği formatlarında. Orkestrayla solist olduğunda müzikle çevreleniyorsun ve her enstrümanı duyuyorsun. Müthiş birşey! Ayrıca biz genç solistler için deneyimli müzisyenlerle ve şeflerle çalışmak büyük bir onur.
Repertuvarınızda Bach, Mozart ve Beethoven gibi batı klasiklerinin yanı sıra Ahmed Adnan Saygun gibi Türk bestecilerin eserlerine de yer veriyorsunuz.Avrupa’daki dinleyicilere Türk bestecilerinin eserlerini çalarken nasıl geri dönüşler alıyorsunuz?
Burada Saygun çaldığımda mutlaka birileri gelip soruyor ya da daha önce bilmediğini ve ilginç bulduğunu söylüyor. Klasik müzikle uğraşanlar ve dinleyiciler bazen yeni şeyler arıyorlar. Çünkü bazı eserler çok çalınıyor, onların dışına çıkan olunca dikkat çekiyor. Müzisyenlerin çoğu Saygun’u tanımazken bazen hiç beklenmedik yerde bilen ve seven de çıkabiliyor ama. Geçen yıl davet edildiğim bir edebiyat etkinliğinde, sahneyi paylaştığım Alman yazar Saygun’u hemen tanıdı mesela. Evinde albümleri varmış.
Ama bazen de yabancı geliyor Saygun’un müziği ya da genel olarak modern müzik istemiyorlar. Örneğin sonbahar için aldığım bir davette programı “tercihen barok, klasik ve romantik dönem”le sınırlamamı istiyorlar. Nedeni de, dinleyiciyi zorlamamakmış. Özetle, ortama göre dozu ayarlamak gerekiyor. Genelde programlarıma koyuyorum ama, yarışma programlarında da modern eser isteniyorsa Saygun çalıyorum mesela. Tek Türk besteci de Saygun değil tabii, bu konuda repertuvarımı geliştirmem gerekiyor.
Müzik kariyerinizin yanı sıra European School Karlsruhe’de çok dilli (Almanca, İngilizce, Fransızca) lise eğitiminize devam ediyorsunuz.Hem yoğun bir akademik eğitimi, hem farklı dilleri, hem de günde saatler süren piyano disiplinini hayatınızda nasıl dengeliyorsunuz? Eren’in müzik dışındaki bir günü nasıl geçer?
Dengelemek pek kolay değil doğrusu. Aslında ben soranlara hobi olarak okula gidiyorum, diyorum. Çünkü asıl uğraşım müzik olsun istiyorum. Fakat okulda geçirdiğim süreye bakınca bu pek gerçekçi değil. Okul 8’den 15.40’a kadar devam ediyor. Eve gelmem 16.15’i buluyor. Ev ödevi de oluyor. European School akademik açıdan ve yabancı dil eğitimi için harika bir okul, fakat hiç müzik dersim yok bu sene mesela. Yani okul işlerimi saat 18’de bitirdiğimde daha içinde müzik yok bu günün. Sabahları okuldan önce çalışmak için saat kuruyorum bazen, 4.30 ya da 5’e. Okulda birkaç piyano var, boş ders ya da teneffüslerde orda çalışmaya çalışıyorum, akşamları biraz, hafta sonları ve tatil günlerinde daha çok çalışıyorum. Piyano ve teori derslerim de akşamları ve hafta sonu oluyor zaten. Aslında, Eren’in müzik dışındaki bir günü, müziğe yer açma çabasıyla ve açtıysa (konser ve yarışmalar için izin alıp ders kaçırdıysa) kaçırdıklarını telafi etmekle geçiyor. Ama ben şikayetçi değilim ve herşeyi yetiştirebildiğim zaman çok da mutlu oluyorum. Ayrıca iyi organize olmayı öğreniyor insan. Ailem ve arkadaşlarımla geçirdiğim zamanların da belki daha çok tadını çıkarıyorum bu şekilde.
Avrupa'nın pek çok önemli müzik merkezinde konserler vermiş, 30'a yakın ödül sahibi genç bir virtüöz olarak,geleceğe dair en büyük müzikal hayaliniz ve gerçekleştirmek istediğiniz en büyük proje nedir? Kendinizi 10 yıl sonra hangi sahnelerde hayal ediyorsunuz?
Geleceğe baktığımda en büyük hedefim, iyi bir piyanist ve çok yönlü bir müzisyen olmak. Dünyanın her yerinde sahne alarak ve albümler yayınlayarak müziğimi olabildiğince çok kişiye ulaştırmak isterim. 10 yıl sonra hala eğitim alıyor olacağım, solistlik eğitimini hakkını vererek tamamlamak isterim. Kendi projelerini geliştiren, iyi orkestralarla ve başka müzisyenlerle çalışan, yine ve başka başka yerlerde bol bol konser veren bir sanatçı olmayı hayal ediyorum. En önemlisi süreklilik galiba: Hep yeni adımlar atabilmek, müziğin bende yarattığı heyecanın ve merakın beni hep yeni şeyler üretmeye götürmesi ve yaptığım işlerin karşılık bulması. Bunun yanında, klasik müziğin daha geniş kitlelere, özellikle de genç nesillere ulaşmasına katkı sağlamak ve daha fazla insanın bu müziği keşfetmesine yardımcı olmak isterim. Çünkü yaşıtlarım arasında klasik müziğe ilgi duyanların az olmasına üzülüyorum ve bu konuda yapılabilecek çok şey olduğunu düşünüyorum.

















