Fikret Mualla Saygı
Ağustos Yazısı
Yaşamı renge dönüştüren Fikret Mualla Saygı’nın Bohem Yaşamının Resimlerine Yansımaları
John Berger’e göre: “Görme eylemi ilk etapta gözün retinasını ilgilendirir. Görme, sözden yazıdan önce gelir… Bakmak ise bir seçme edimidir”.
Fikret Mualla, Saint-Joseph ve Galatasaray Lisesi’ni yarıda bırakarak 17 yaşında önce mühendislik için gittiği İsviçre’nin Zürih şehrinde, daha sonra Almanya’da önce Münih, sonra da Berlin’de güzel sanatlarda öğrenim gördü. Çizgi ve desenleri çeşitli Alman dergilerinde yayımlandı. 1930’da Türkiye’ye yeniden dönen Fikret Mualla, Galatasaray Lisesi ve Ayvalık Ortaokulu’nda resim öğretmenliği yaptı, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenen Lüküs Hayat, Deli Dolu, Saz Caz gibi oyunlardaki oyuncuların kostümlerini çizdi. Çok sevip saydığı Nazım Hikmet’in “Varan 3” şiir kitabını da resimlemiştir. 1936’da bir süre Neyzen Tevfik ile aynı yerde Bakırköy Akıl ve Ruh Hastalıkları Hastanesi’nde yatmış olan sanatçı, yakın dostu olan Abidin Dino’nun önerisiyle New York Dünya Dergisi’ndeki Türk Pavyonunda sergilenmek üzere 30 tane değişik semtleri içeren İstanbul manzarası yaptı. Paris’e gitmeye karar verdiği yıl olan 1939’da bir dergi için çizdiği desenler erotik olduğu gerekçesiyle dava edildi. Daha sonra bir daha dönemeyeceği çok sevdiği İstanbul’undan Paris’e doğru yola çıktı. İkinci Dünya Savaşı yıllarının genel bunalımı, İstanbul özlemi, alkol tutkusu ve büyük bir sorunlar yumağı halinde yaşadığı Türkiye’sinde başına copla vurulmasından dolayı bilinçaltında kalacak olan polis korkusu nedeniyle birkaç defa tedavi görmüştür.
1954’de ilk sergisini Galeri Dina Viary’de yapmış, sonraki yılda ise yine aynı galeride ikinci
sergisini açmıştır. Dina Viary; heykeltıraş Aristide Maillol’a, Matisse’e, Bonnard’a, Dufy’e modellik yapmış olup daha sonra kendi adıyla bir galeri açmış ve çok meşhur olan Serge Poliakoff’u tanıtmıştır. Yaşamının son beş yılını Madame Angles’in onu yerleştireceği 600 kişilik bir köyde Paris’in sokaklarını özleyerek geçirecek ama felç olması nedeniyle bir daha Paris’e dönemeyecek ve Madame Angles’e üçyüzden fazla eser bırakarak acılar, hüzünler ve çok sevdiği İstanbul’una özlemler içinde ölecektir.
Fikret Muallâ Saygı’nın bohem yaşamı, onun resimlerinde sadece bir konu değil, resmin biçimsel dilini oluşturan ontolojik bir temeldir. Mualla’nın bohem yaşamının en belirgin yansıması malzeme seçimidir. Mualla’nın yaşamı boyunca ciddi maddi sıkıntılar yaşadığı bilinmektedir. Guaj boya ve kâğıt, yağlı boya ve tuvale göre daha düşük maliyetliydi. Bazı guaj çalışmalarını aynı kâğıdın ön ve arka yüzünde gerçekleştirmiştir. Sürekli yer değiştiren, atölyesiz ve güvencesiz yaşayan sanatçı, yağlıboyanın pahalı oluşu ve getirdiği hantallık yerine guaj ve pastel gibi hızlı kuruyan, taşınabilir malzemeleri tercih etmiştir. Muallâ, kurumsal sanat alanlarından uzak durarak Paris boheminin kalbi olan Montparnasse kafelerini, bistroları ve sokakları ana mekân olarak seçmiştir. Kalabalık kompozisyonlar üretmesine rağmen, figürlerin birbirleriyle göz teması kurmaması, sanatçının bohem kalabalıklar içindeki kronik yalnızlığını ve yabancılaşmasını simgeler. Akıl hastanesi deneyimleri ve alkolizmin getirdiği ruhsal çalkantılar, resimlerindeki dinamik, tekinsiz ama bir o kadar da canlı renk kontrastlarıyla (özellikle mor, sarı ve canlı kırmızılar) dışa vurulur. Resimlerindeki kontur çizgileri, anlık duygu patlamalarının ve titreyen ellerin izlerini taşıyan, akademik kuralcılığa başkaldıran lirik bir dışavurumculuk barındırır. Resmin temel sorunlarıyla ve akımlarla bilinçli olarak ilgilenmeyen Mualla, iç dünyasının etkisiyle, kendince özgür bir lirik anlatım geliştirmiştir. Muallâ, resimlerini galeri sistemine sunmak yerine, bir kadeh içki veya bir akşam yemeği karşılığında masalarda bırakarak sanatı gündelik bir takas aracına dönüştürmüştür. Hatta söz konusu Picasso’nun ona hediye ettiği tablo bile olsa. Bu durum, eserlerine piyasa kaygısından uzak, tamamen içgüdüsel ve saf bir sanat yapıtı niteliği kazandırmıştır. Paraya ve şöhrete değer vermeyen, felsefi bir derviş gibi yaşayan, Muallâ gibi "saf sanat" peşinde koşan Muallâ ile benzer gerçeği paylaşan diğer Paris Ekolü sanatçılardan Avni Arbaş, Nejad Melih Devrim ve Selim Turan’ı anmadan geçmek vefasızlık olur.
Cenevre’deki Petit Palais Müzesi’nde 24 adet Fikret Mualla tablosu ve deseni bulunuyordu.1950’lerden itibaren bu eşsiz koleksiyonu bir araya getiren Tunus asıllı İsviçreli sanayici ve koleksiyoner Oscar Ghez’i tanıyor olmak ve müzesine ait Fikret Mualla resimleri üzerine çalışmak benim için çok önemli bir süreçti. Oscar Ghez’in 1998’deki vefatının ardından müze 2000 yılında Amerika’dan dönen oğlu tarafından kapatılmış ve Mualla’nın altı resmi dışındakiler Türkiye’den günü birlik gelenlere satılmıştı. Vefalı dostu Picasso’yla dost olan Abidin Dino şöyle der: “Fikret Muallâ Saygı’nın hayatta en çok hassas olduğu konulardan birinin kendi soyadı gibi "karşılıklı saygı" olduğunu vurgular. En ufak bir saygısızlık veya samimiyetsizlik hissettiğinde masaları deviren, polisle karakolluk olan Muallâ, hak ettiği saygıyı gördüğünde ise dünyanın en kibar ve cömert insanına dönüşür.”
Gerek Avrupa, gerek Türkiye’de çok Mualla resimleriyle karşılaştım. Sahtesini gerçeğinden göz aşinalığı ve Mualla’nın kesin çizgileriyle ayırmaya başlamıştım. Hatta Cenevre’de bir defa açık artırmada sahte bir Mualla’nın satışını engellemiştim. "Öldükten sonra en çok resim yapan sanatçı diye nitelenen Fikret Mualla”
Orhan Veli’nin çok güzel anlattığı gibi, elektrikler kesildiğinde odasında mum ışığının yansıttığı gölgelerle oyun oynayan bir neslin insanıdır, Fikret Mualla Saygı. Fikret Mualla Saygı’nın resimleri tıpkı çocukken oynadığımız ve benim de tüm çocuklar gibi çok sevdiğim rengârenk saydamlıkta büyülü ışıklar yansıtan bilyelere benzer. Mualla tüm renklerin gerçek sahibidir. Resimlerinin içine girince sarılar, maviler, kırmızılar, pembe ve yeşiller, beyazlar arasında dans ederler...
Nazım Hikmet’i, Abidin Dino’yu, Neyzen Tevfik’i, çok seven Mualla, resimlerini insanlara ulaşabilmek için yapılmış bir köprü gibi görüyordu. Dünya koskocaman bir parktı ve o, bu parkın içindeki çimenleri, ağaçları ve kuşları, ördekleri boyuyordu. İlk defa guajla Berlin’de tanışmış ve eserlerinin çoğunu guaj ve suluboya, az da olsa pahalı olduğu için tuval üzerine yağlıboya çalışmıştır.
Yapıtla kişilik arasındaki çelişki “Sadece devrinin ve serseri Paris’in bir vakanüvisi (kronikonu) olarak kaldığını ileri sürüp onu yerenler oldu. Doğruydu belki bu. İsyancılığı ve dostluklarından dolayı komünist, Almanlara olan sempatisi yüzünden faşist diyenler çıkmıştı. Aslında topluma karşı doktrinsiz ve sınırsız kişisel özgürlük istemek gibi bir direnişi vardı. Anarşist de değildi ama öncülüğünü yaptığı bir savaş söz konusuydu. Bu kolay bir savaş olmadı. Tımarhaneler, karakollar, açlık ve sefalet içinde yaşadı. Özlem ölçülerine göre ayırdığı iyilerle kötüleri zaman zaman birbirine karıştırması, sevenlerinden bile uzak durma isteği yarattı. Kendisine ıztırap vermekten hoşlananlara yaraşır bir zevkle, yarattığı bu gönüllü yalnızlığın / sürgünün içinde yaşadı“ (Berk ve Koloğlu,1971:7)
Geçmişte ve bugün Mualla’yı yerden yere vuranlar, ona acımasızca saldıranlar ne kadar aşağıdalar ise Fikret Mualla Saygı bugün bir o kadar yukarılardadır. Sanatındaki ustalık ve becerisi bir dağdan gökkuşağını tam bir daire olarak görmemiz kadar gerçektir. Vefalı dostu Abidin Dino’ya göre; Fikret Mualla seyyar bir yaşam sürüyordu. Ne bir sehpası ne de bir atölyesi vardı. Resim kılıfı hem sehpa hem de atölye yerine geçiyordu. Özellikle iri yaptırdığı palto ceplerinden kalemler, fırçalar ve boyalar çıkar; ister kahvede, ister kırda ya da bir otel odasında olsun işe koyulur dalar giderdi (Abidin Dino, 1980.16). Abidin Dino’nun “Gören Göz İçin Fikret Mualla” kitabı onunla ilgili çök büyük bir boşluğu dolduruyor kanısındayım. Hemen hemen herkesin resimden anlamayan insanların bile anlayıp sevebileceği ve kolaylıkla kavrayabileceği çizgilerle yapıtlar üretirken, entelektüel ve bohem yaşamdan da geri durmuyordu. Resimleri çoğu zaman görülmeyen ya da hissedilmeyen bir gereksinime cevap verir. Fikret Mualla’nın, olaylarını tarihsel olarak sıralamak öyle kolay olmasa gerek.
17. Yüzyıl başlarında Vatikan’a karşı; Galileo “Dünya güneşin etrafında dönüyor” derken, ne kadar kimsesiz ve yalnız idiyse, Fikret Mualla da çevresinde onu ölümüne kadar terk etmeyen Abidin Dino, Güzin Dino, Selim Turan, Avni Arbaş, Semiha Berksoy, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Fikret Adil, Hıfzı Topuz, Nejat Devrim gibi birkaç gerçek dostu dışında çok yalnızdı ve şöyle diyordu: “Ben hürriyetimi çok severim. Bunu naçiz sukutumda (susmamda) bulurum. Resim yaparken, ibadet eder gibi sükûneti beynimin tepesinde, saçlarımın dibinde hissedemezsem, o zaman bilirim ki, yanlış bir işle meşgulüm” (Topuz, 2005:237).
Çok yalnızdı, hatta koskoca Paris’te bile atölyesine kapandığında insansız bir şehirde tek başına yaşıyormuş gibiydi çoğu zaman. Jean Paul Sartre diyor ya hani: “Bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasında yalnızım. Bütün bu adamlar, vakitlerini dertleşmekle, aynı fikirde olduklarını anlayıp mutluluk duymakla geçiriyorlar. Aynı şeyleri hep bir birlikte düşünmeye ne kadar önem veriyorlar!” Evet, Mualla kimselerle gönlünce dertleşemeyecek kadar, aynı fikirde olmayacak kadar çok farklıydı. 28 yaşında gripten ölen, gelmiş geçmiş en büyükler arasında sayılabilecek bir sanatçı olan Egon Schiele gibi renkleri canlıdır. Onun gibi çizgilerini çok becerikli ve ustaca kullanmış, aynı rahatlıkla resimler yapmıştır. Onun için her şey sokaklarda başlar ve sokaklarda biterdi. Ömrünün son beş yılını zorunlu olarak geçirdiği Rellainne köyünde hep özleyecekti İstanbul’unu ve Paris’in gürültülü sokaklarını, barlarını, bahçe ve parklarını. En azından yüzlerce cazcı, bistro ve barmen resmi yaptı. 1958 yılından sonraki resimlerinde daha çok kendini kopyaladığını görürüz. Mualla olmanın, gelip geçmenin, yaşamla, ölümün, sokakların, barların, barmenlerin, daha çok zenci cazcıların, kumarhanelerin, genelevlerin ayrıntı telaşına düşmeden, kendine ait keskin çizgileriyle yumuşak dokularla dolgun beyazlar içinde ölçüsüz yüzler, bedenler yapmıştır. Sıcak renklerin cümbüşünde birbirine dönüşen renkler arasında maviler, sarılar, kırmızılar, morlar, pembeler, hızla dönüşen yeşil ve beyazlar, beyaz zemin üstündeki lekelere Fikret Mualla Saygı imzası... Resimleri, yaşanmışlıklar ve yaşanan anın düşsel olmayan gerçekleridir. Acelecidir resim yaparken. Konuları kendisi gibi yalnız değildir genelde. Özlemleri, sorunları, parasızlığı ve arada bir baş gösteren şiddetli hastalık krizleri, öfkesi, kendine özgü dünyasıyla Fikret Mualla, günümüzde karın tokluğuna bin bir zorluklarla ürettiği yapıtlarından milyonlar kazananların birçoğu onu ne kadar anlayabilmektedir? Doğru bir sosyal devlet sisteminde Mualla gibi bir ressamın bütün eserleri devlete ait bir müzede korunma altına alınıp adına bir müze açılırdı.
Mualla; gerek sanatsal, gerek kişilik olarak beni etkilemiştir. Başka sanatçılardan farklı özellikleri vardır. Hiç bir zaman yeterlilik duygusuyla resim yapmamıştır. Birçok resminde bitmemişlik hissi bundandır. Her zaman yapacak, öğrenecek bir şeyler bulmuştur. Bugüne kadar gerek Amerika’da gerek Paris gerek Türkiye’de kopyalar dışında yüzlerce eseri olduğu bilinmektedir.
“Kuş ölür, sen uçuşu hatırla” diyen sevgili Furuğ Ferruhzad’ın şiiri gibidir biraz da Mualla’nın yaşamı. Fikret Mualla Saygı, çocukların kollarını sonuna kadar açtıkları şekilde renklere kanatlar yapmıştır, bu renk kanatları özgürce uçsunlar diye resimlerinde...
Batı anlamında Türkiye sanatının öncüleri başta Fikret Mualla olmak üzere, Bedri Rahmi Eyuboğlu, Nejat Devrim, Avni Arbaş, Selim Turan, Abidin Dino, Hale Asaf vb.dir. Kim ne derse desin Türkiye resim sanatının yadsınamayacak orkestra şefi hiç tartışmasız Fikret Mualla’dır. Fikret Mualla, bir türlü özel yaşamında başarılı olamadı ama sanatında öncelikle Matisse’den etkilenmiş olmasına karşılık tüm akademik kurallardan özgür kimseye bağlı kalmadan, renkleri ve henüz bitmemiş izlenimi veren çizgileriyle özgünlük sağlayarak başarıya ulaşmış bir dâhidir. Kayıplarıyla kazançlarına baktığımızda, Fikret Mualla yalnızca tarihler boyu asla yok olmayacak olmasına karşın, yokluk içinde olmuştur. Mualla var olma mücadelesini kendinden sonraki sonsuz sürece taşıyıp ölümsüz sanatçıların yanında olmaya hak kazanmıştır. Bu yüzdendir ki başarı görecelidir. Fikret Mualla dönemindeki kuşağının yıkımı psikolojik sarsıntıları ve yaşadıkları Fikret Mualla Saygı, Van Gogh, Soutin, Frans Hals, Munch ve Marcel Duchamp vb. sanatçıların yoksul oluşları, yoksulluğun yaratıcılığın itici gücü mü olduğu sorusunu sorduruyor değil mi? Evet, ama keşke sahip çıkılsaydı. Onunla ilgili okudukça, resimlerine baktıkça fark ediyorum ki çizgileri, sıcak renkleriyle, köklerinden, ana yurdundan, sokaklardan beslenmiş dünün Don Kişot ruhlu ressamı, yine bugünün ressam Mualla’sı. Onun kuşağında siyasi iktidar ve toplumsal güçler farklıydı. Bugünün gerçek sanatçısının da içinde bulunduğu parasızlık ve çaresizlik içinde sanat üretmek sanatçıyı psikolojik ve maddi olarak çok zorluyordu. Sürgünlüğün günlük yaşamında hiçbir zaman özgür bir soluk alamadı. Haftalarca aynı pantolon ve tişörtle dolaşırdı. Abidin Dino, ünlü uzun paltonun Fikret Mualla’nın kendi tasarımı olduğunu ve İstanbul’da Tokatlıyan Pasajı’ndaki terzi Peltekis tarafından dikildiğini anlatır. Savaş yıllarında sokaklardan sigara izmaritleri toplayarak; resimlerini hatta Picasso’nun bile kendisine hediye ettiği tabloyu kısa bir tatile değiştiren, bulabildiği tüm malzemelere; gazete kağıdı, kese kağıdı, resim kağıdı, duvarlardan sötüğü afişlerin arkasına, nadiren tuvale çalışmıştır. Fikret Mualla Saygı Türkiye’nin Toulouse Lautrec’idir.
Sanat, düşünce görüş ve gözlem oluşturma kaygısıyla bir şeyler öğretebilmeli karşıdan görene, bir şeyler katmalı, sorgulatmalı. Ticari kaygıyla yapılan sanat, toplumu ilerletileceğine geriletir. Sanatı bir sınıfın bakış ve gözlemleriyle bağlar ve o pencereden baktırır. Böylece sanat insanlar üzerindeki işlevini yitirir. Kurallara bağlı sanat yapılmaz. Gerçekte doğru, insanlığa faydacı sanat, kuralsız, düşündüren, sorgulatan, geliştirip, dönüştürendir. Kitlelerden beslenmeyen sanat, sanat değildir. Hoşgörü, sevgi, anlayış, vicdanlı ve beklentisiz olmayı öğrenebildiğimiz zaman iyi insanlarızdır. Bir şeylerde fark yaratmak istiyorsak bu ilkelerden vazgeçmemeliyiz, vazgeçersek teslim olmuş oluruz, dünyayı yorumlamak yerine değiştirmeye çalışarak. Dünyanın olduğu ilk hali bu değildi ki! Bir dağı bile bir araya gelen birçok parmak uçları ile kaldırılabiliriz. Her yaşananda duruşumuzdaki dengeyi korursak en sert fırtınalardan bile etkilenmeyiz. Tıpkı bambunun öyküsündeki gibi. Bambu ağacını diktikten sonra uzun yıllar toprakta hiçbir şey görülmezmiş. Ama bu ağacı dikenler sabırla sulayıp, çapalarlarmış ta ki beş yıl olana kadar. O beş yılın sonunda bambu çok kısa bir sürede beş metre boya ulaşan ağaç haline gelirmiş.
Diz çöküp köle ruhuyla fırça sallayarak girdiğinizi zannettiğiniz atölyeleriniz boynunuza taktığınız esirlik tasmasından başka bir şey değildir. Sanat umuttur aydınlık ve özgür yarınlar için sanat sevgidir. Sanat yürek işidir. Başkaldırının gerçeğini bağrında yaşatır.
Mualla’nın sanatsal pratiği, dışavurumcu anlatımın dinamik yapısını derin bir melankolik duyarlılıkla birleştiren özgün bir estetik anlayış sergilemektedir. Sanatçının özellikle İstanbul’u konu edinen resimleri, ilk bakışta canlı renk kullanımı, ritmik kompozisyon anlayışı ve gündelik yaşamı yansıtan hareketli figürleriyle neşeli bir atmosfer izlenimi uyandırmaktadır. Ancak eserlerin biçimsel ve ikonografik çözümlemesi, bu yüzeysel canlılığın ardında daha karmaşık bir duygusal katmanın varlığına işaret etmektedir. Çizgilerin bilinçli olarak belirsizleştirilmesi, figürlerin bireysel kimliklerini geri plana iten yüz ifadeleri ve mekânın zaman zaman parçalanan kurgusu, sanatçının iç dünyasında hâkim olan yalnızlık, yabancılaşma ve aidiyet arayışı gibi temaların estetik düzlemdeki yansımaları olarak değerlendirilebilir. Bu doğrultuda Mualla’nın İstanbul resimleri, yalnızca kentsel yaşamı belgeleyen ya da dekoratif nitelikler taşıyan görsel üretimler olarak değil; sanatçının kişisel belleğini, kültürel kimliğini ve sürgün psikolojisini görünür kılan otobiyografik anlatılar olarak okunmalıdır. Özellikle Paris’te geçirdiği yıllarda uzun süre hak ettiği sanatsal ilgiyi görememiş olması, eserlerinde hissedilen özlem, kırılganlık ve içsel gerilim duygularını daha da anlamlı kılmaktadır. Dolayısıyla Mualla’nın resimleri, bireysel yaşam deneyimi ile sanatsal ifade arasındaki güçlü ilişkiyi ortaya koyan; estetik, psikolojik ve kültürel katmanları aynı anda barındıran önemli Sanat Tarihi belgeleri niteliğindedir.
Mualla’nın sanatsal üretimi, neşe ile melankoli arasında kurduğu incelikli denge üzerinden okunabilecek çok katmanlı bir anlatı sunmaktadır. Sanatçının özellikle Paris sokakları, bar ve kafelerini konu edinen resimleri, ilk bakışta canlı renk paleti ve hareketli kompozisyonlarıyla yaşam sevincini yansıtır görünse de, biçimsel çözümlemeler bu yüzeysel algının ötesine geçen duygusal bir derinliği ortaya koymaktadır. Çizgilerdeki bilinçli belirsizlik, figürlerin yüz ifadelerindeki silikleşme ve mekânsal kurgudaki kırılganlık, Mualla’nın iç dünyasını şekillendiren melankolik duyarlılığın estetik yansımaları olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda söz konusu eserler, yalnızca dekoratif nitelikler taşıyan kent tasvirleri değil; sanatçının kimlik arayışını, memleket özlemini ve özellikle Paris yıllarında yeterince takdir görmemiş sanatsal dehasının içsel gerilimlerini görünür kılan güçlü görsel anlatılar niteliğindedir.
Şüphesiz, Fikret Mualla’nın sanatsal üretimi, öncelikle kendine özgü üslubu çerçevesinde değerlendirilebilir. Sanatçının simge ve alegoriyi işlevsel bir anlatım aracı olarak kullanması, renklerin kompozisyon içerisindeki bütünlüğünü sağlamadaki başarısıyla birlikte ele alındığında, özgün sanat anlayışının temel belirleyicilerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Bu bağlamda, Mualla’nın sanatsal başarısını, simgesel anlatım ile renk kurgusu arasında kurduğu dengede aramak yerinde olacaktır.
Haftada en az iki-üç gün aç susuz sokaklarda dolaşan, sigara izmaritleri biriktirip içen Fikret Mualla Saygı yok artık. Ne yaparsınız, tarih, sınıflı toplumlar tarihidir. Şunun şurasında onbin yıldan daha kısa bir süredir mevcut olan “Sınıflı toplumların tarihi, tarihsizlik sayılmalıdır”.
Seyit Harun ÖZDEMİR
Sanat Tarihçisi


















