Elvin Hoxa Ganiyev Röportajı
Sanatçı Röportajı

Çok güçlü bir müzikal genetiğe ve aile mirasına sahipsiniz. Efsanevi dedeniz Server Ganiyev’in ilk öğrencisi olmak ve bir çellist ile piyanistin evinde büyümek, kemanla kurduğunuz bağı bir "meslek" olmanın ötesinde nasıl bir yaşam biçimine dönüştürdü?
Müzisyen bir ailede doğdum. Müzik benim için hiçbir zaman yalnızca bir sanat dalı olmadı; doğduğum andan itibaren hayatımın ayrılmaz bir parçası, adeta damarlarımda akan bir miras oldu.
Dedem, Devlet Sanatçısı ve efsanevi keman pedagogu Prof. Server Ganiyev, benim ilk keman hocamdı. İlk derslerimi dedem ile çalişmak ve müzik yolculuğuma onunla başlamak benim için çok büyük bir şans oldu.
Büyükannem piyanist Tamilla Ganiyeva, annem piyanist Narmina Ganiyeva, babam viyolonsel sanatçısı Hayreddin Hoca ve dayım Devlet Sanatçısı Prof. Toğrul Ganiyev’dir. Bu nedenle müzikle tanıştığım bir anı hatırlamıyorum; müzik her zaman hayatımın içindeydi.
Evimizde sürekli müzik konuşulur, provalar yapılır ve eserler üzerine fikirler bulunulurdu. Dedem benim için sadece büyük bir kemancı ve hoca değil, aynı zamanda altın kalpli, son derece mütevazı bir insandı. Başarılı bir solist olarak dünyanın birçok ülkesinde sahne aldı; pedagog olarak ise yetiştirdiği öğrenciler bugün dünyanın farklı yerlerinde önemli orkestralarda, konservatuvarlarda ve sahnelerde müzik hayatlarını sürdürüyorlar. Aynı zamanda Bilkent Senfoni Orkestrası’nın kurucularından biri olarak müzik dünyasında kalıcı bir iz bıraktı. Onunla geçirdiğim yıllar hem müzikal hem de insani açıdan kişiliğimin şekillenmesinde büyük rol oynadı.
Evimiz aynı zamanda birçok seçkin müzisyenin buluşma noktasıydı. Dünyanın farklı yerlerinden gelen sanatçılar sık sık misafirimiz olurdu. Onlarla sohbet etme, deneyimlerini dinleme ve büyük müzisyenler hakkında anlatılan hikâyeleri duyma fırsatım oldu.
Müzisyenlerin sahnede gördüğümüz başarısının arkasında ne kadar büyük bir emek olduğunu çok erken yaşlardan itibaren gözlemledim. Karşılaştıkları zorlukları, disiplinlerini ve sanata olan adanmışlıklarını yakından gördüm. Tatilde bile çalışmalarına devam ettiklerine, her zaman formda kalmak için çaba gösterdiklerine tanık oldum. Bu nedenle müzisyenlik mesleğine her zaman büyük bir saygıyla yaklaştım.
Keman benim için hiçbir zaman sadece bir meslek olmadı; müzik, içinde büyüdüğüm dünya, kendimi ifade etme biçimim ve hayatım boyunca dünyayla kurduğum en doğal bağ oldu.
Çocuk yaşta "harika çocuk" olarak nitelendirilen ve 10 yaşında Vladimir Spivakov gibi devlerle aynı sahneyi paylaşan bir sanatçısınız. Erken yaşta gelen bu büyük uluslararası ilginin ve sorumluluğun, sanatsal kimliğinizin olgunlaşma sürecindeki yapıcı ve zorlayıcı etkileri neler oldu?
Henüz çocuk yaşta “harika çocuk” olarak anılmak ve daha 10 yaşındayken Vladimir Spivakov gibi dünya çapında saygın sanatçılarla aynı sahneyi paylaşmak, kariyerimin en unutulmaz ve dönüştürücü deneyimlerinden biri oldu. Bu erken dönem başarılar yalnızca önemli kapılar açmakla kalmadı; aynı zamanda beni yaşımın çok ötesinde bir disiplin anlayışı, güçlü bir sorumluluk duygusu ve yüksek beklentilerle tanıştırdı. İlham verici olduğu kadar zaman zaman zorlu sınavlar da içeren bu süreç, bugün sahip olduğum sanatsal bakışın ve kişisel duruşun temel taşlarını oluşturdu.
Çocuk yaşta uluslararası sahnelere adım atmak ve müzik dünyasının büyük ustalarıyla aynı atmosferi paylaşmak benim için eşsiz bir ayrıcalık olduğu kadar derin bir sorumluluk da taşıyordu. O yıllarda yaşananların gerçek büyüklüğünü tam anlamıyla kavramak mümkün olmuyor; insan yalnızca tutkuyla bağlı olduğu müziğin peşinden gidiyor. Ancak zaman geçtikçe, bu deneyimlerin bana kazandırdığı perspektifin ne kadar kıymetli olduğunu daha net görmeye başladım. Efsanevi sanatçılarla paylaştığım her konser, hafızamda silinmez izler bırakarak müzikal ve sanatsal gelişimime kalıcı katkılar sundu.
Erken yaşlarda edindiğim bu deneyimler, disiplinin, titiz hazırlığın ve sahnedeki sorumluluğun gerçek anlamını öğrenmemi sağladı. Böylesine büyük sanatçılarla aynı sahneyi paylaşmak tarifsiz bir gurur kaynağıydı; ancak bu ayrıcalık, beraberinde yüksek standartları karşılayabilmek için durmaksızın çalışmayı, kendimi sürekli yenilemeyi ve geliştirmeyi de gerektiriyordu.
Erken yaşta gelen ilgi ve beklentiler ise zaman zaman ağır bir yük hâline dönüşebiliyordu. İnsanlar sizden daima bir sonraki başarıyı, bir sonraki zirveyi bekliyor. Bu durum, dış dünyanın beklentileri ile kendi iç sesiniz arasında hassas bir denge kurmayı zorunlu kılıyor. Benim için bu yolculukta en değerli şey, müziğe duyduğum saf sevgiyi, merakı ve keşfetme arzusunu koruyabilmek oldu.
Farklı ülkelerde, farklı kültürlerin içinde sahne almak da sanatsal kimliğimin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynadı. Bu deneyimler bana müziğin gerçekten sınırları aşan evrensel bir dil olduğunu gösterdi. Bir konser salonunda insanlar farklı diller konuşabilir, farklı geçmişlerden gelebilir; ancak müzik yükseldiğinde aynı duyguda buluşabilirler. Bu büyüleyici ortaklık hissi, sanatın birleştirici gücüne olan inancımı derinleştirdi ve müziğe bakışımı kalıcı biçimde zenginleştirdi.
Bugün geriye dönüp baktığımda, erken yaşta elde edilen başarıların tek başına bir varış noktası olmadığını düşünüyorum. Asıl değerli olan, bir sanatçı olarak sürekli dönüşmeye devam etmek, öğrenmeye açık kalmak ve zaman içinde kendi özgün sesinizi keşfedebilmektir. Benim için bu yolculuk hâlâ büyük bir heyecanla sürüyor; her konser, her sahne ve her yeni karşılaşma bana sanatın sonsuz derinliklerinden yeni bir şey öğretmeye devam ediyor.
Zürih, Madrid ve Berlin (Barenboim-Said Akademisi) gibi Avrupa’nın en prestijli müzik ekollerinden geçtiniz; Zakhar Bron gibi efsanevi isimlerle çalıştınız. Bu farklı coğrafyalar ve hocalar, teknik ustalığınızın ötesinde müziği "okuma" ve "yorumlama" biçiminize neler kattı?
Müzikal yolculuğumun temeli, dedem Prof. Server Ganiyev sayesinde Rus keman ekolüyle atıldı. Dedem, Moskova Çaykovski Konservatuvarı’nda eğitim almış ve Yankelevich, David Oistrakh ve Dmitry Tsyganov geleneğinden gelen güçlü bir okulun temsilcisiydi. Bu nedenle ilk yıllarımdan itibaren sağlam bir teknik altyapı, disiplin ve müziğe karşı ciddi bir sorumluluk anlayışıyla yetiştim.
Daha sonra 8 yaşımdan 22 yaşıma kadar, efsanevi keman pedagogu Zakhar Bron ile çalışma ve ondan eğitim alma ayrıcalığını yaşadım. Onunla geçirdiğim yıllar, yalnızca teknik gelişimim açısından değil, bir sanatçı olarak düşünme ve müziğe yaklaşma biçimim açısından da son derece belirleyici oldu.
Ayrıca 6 yaşımdan 17 yaşıma kadar ilkokul, ortaokul ve lise eğitimimi Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’ne bağlı Ahmet Adnan Saygun Müzik Hazırlık İlköğretim Okulu ve Lisesi’nde tamamladım. Bu yıllar, müzikal gelişimimde son derece önemli bir yere sahipti. Okulumuzda dünyanın farklı ülkelerinden ve farklı ekollerden gelen değerli hocalarla çalışma fırsatı bulduk. Bunun yanı sıra, Uluslararası Bilkent Senfoni Orkestrası’nın konserlerini ve provalarını düzenli olarak canlı izlemek , Dunyaca unlu Solistleri ve Şefleri tanımak , dinlemek benim için adeta ayrı bir okul niteliğindeydi. Küçük yaşlardan itibaren büyük sanatçıları ve profesyonel bir orkestranın çalışma sürecini yakından gözlemlemek, müziğe bakışımı ve sanat anlayışımı derinden etkiledi.
Eğitim hayatım boyunca dünyanın önde gelen keman pedagoglarının birçok masterclass’ına katıldım. Bunun yanı sıra prestijli uluslararası festivallerde ve yarışmalarda yer alma fırsatı buldum. Bu yarışmaların birçoğunda ödüle layık görüldüm. Tüm bu deneyimler, farklı keman ekollerini tanımama, müziği farklı açılardan değerlendirmeme ve kendi müzikal kimliğimi geliştirmeme önemli katkılar sağladı.
Zürih, Madrid ve Berlin’de eğitim görmek ve farklı kültürlerle iç içe yaşamak ise bana müziğin evrensel dilini daha derinden anlamayı öğretti. Her ülkenin, her okulun ve her hocanın müziğe yaklaşımında farklı bir derinlik ve farklı bir bakış açısı vardı. Bu deneyimler sayesinde bir eseri yalnızca notalar üzerinden değil, tarihsel, kültürel ve insani boyutlarıyla da değerlendirmeyi öğrendim.
Kendimi çok şanslı hissediyorum çünkü eğitim hayatım boyunca hem Rus keman ekolünün güçlü temellerini hem de Avrupa keman geleneğinin farklı bakış açılarını yakından tanıma fırsatı buldum. Bu iki geleneğin birleşimi, bugün kendi müzikal kimliğimi oluştururken bana çok değerli bir perspektif kazandırıyor.
Bugün bir eseri yorumlarken öğrendiğim tüm bu farklı değerleri bir araya getirmeye çalışıyorum. Benim için teknik, müziğin amacı değil; bestecinin anlatmak istediği hikâyeyi, duyguyu ve insani yönü dinleyiciye ulaştırabilmek için gerekli olan bir araçtır.
Çok dilli ve çok kültürlü bir eğitim geçmişiniz var. Bir esere çalışırken kendi kültürel kökenleriniz (Azerbaycan ve Türkiye) ile batı klasik müzik geleneğinin rasyonelliği arasında nasıl bir köprü kuruyorsunuz?
Kendimi farklı kültürlerin kesişim noktasında yetişmiş bir sanatçı olarak görüyorum. Azerbaycan, Türkiye ve Arnavutluk kökenlerine sahip olmam, dünyaya bakışımı ve doğal olarak müziğe yaklaşımımı da şekillendirdi. Bunun yanı sıra eğitim hayatımın önemli bir bölümünü Avrupa’da geçirdim ve Batı klasik müzik geleneğinin içinde yetişme fırsatı buldum.
Ben bu farklı kültürleri birbirinden ayrı değil, birbirini zenginleştiren unsurlar olarak görüyorum. Batı klasik müzik geleneği bana eserlere analitik yaklaşmayı, yapıyı anlamayı ve bestecinin yazdığı metne mümkün olduğunca sadık kalmayı öğretti. Kendi kültürel mirasım ise müziğin duygusal boyutunu, içtenliğini ve anlatım gücünü daha derinden hissetmeme katkı sağladı.
Bir eseri çalışırken öncelikle bestecinin dünyasını anlamaya ve onun vermek istediği mesajı doğru şekilde aktarmaya çalışıyorum. Ancak hiçbir sanatçı kendi geçmişinden ve yaşadığı kültürlerden tamamen bağımsız değildir. Sahip olduğum çok kültürlü birikimin yorumlarıma doğal olarak yansıdığına inanıyorum.
Bence müziğin en güzel özelliklerinden biri de budur. Farklı kültürlerden gelen insanlar aynı eseri çalabilir, ancak her biri ona kendi sesini, kendi rengini ve kendi hikâyesini katar. Sanatın evrenselliği de tam olarak burada ortaya çıkar.
Dünya çapında Carnegie Hall, Berlin Filarmoni gibi akustik ve tarihi hafızası çok güçlü salonlarda çaldınız. Sahneye çıktığınızda salonun o tarihi atmosferi ve geçmişte orada çalmış devlerin enerjisi, o anki performansınızı ve doğaçlama reflekslerinizi nasıl etkiliyor?
Müziğe çok küçük yaşlarda başladığınızda, dünyanın en prestijli salonlarında sahne almanın hayalini kurarsınız. Carnegie Hall, Berlin Filarmoni, Kremlin Sarayı, Mariinsky Konser Salonu veya Tonhalle Zürich gibi dünyanın en önemli sahneleri, genç müzisyenlerin hayallerini süsleyen yerlerdir. Bu nedenle yıllar sonra bu salonlarda sahneye çıkabilmek benim için son derece anlamlı ve özel bir duygu.
Bir yandan çocukluk hayallerinizin gerçekleştiğini hissederken, diğer yandan da bu sahnelerin taşıdığı büyük müzik geleneğine layık olmaya çalışıyorsunuz. Geçmişte dünyanın en büyük sanatçılarının sahne aldığı bir salonda bulunmak, benim için aynı anda büyük bir gurur, mutluluk ve sorumluluk kaynağıdır.
Aynı zamanda bu salonlarda sahne almak, bir müzisyenin kariyerinde yeni bir basamağa çıkmak anlamına geliyor. Her konser, her yeni sahne ve her yeni dinleyici kitlesi, sanatçının gelişim yolculuğuna önemli katkılar sağlıyor.
Keman, insan sesine en yakın enstrüman olarak kabul edilir. Siz yayınızı tellere dokundurduğunuzda, dinleyiciye teknik bir kusursuzluğun ötesinde, kendi içinizdeki hangi hikayeyi veya duygusal durumu anlatmayı hedefliyorsunuz? Şimdiki Elvin'in sesi neyi fısıldıyor?
Müzikte hedefler hiçbir zaman bitmiyor. Her zaman kendinizi geliştirmeye, yeni eserler keşfetmeye ve sanatınıza yeni şeyler katmaya çalışıyorsunuz.
Bu süre içerisinde yeni albümler kaydetme fırsatı buldum ve bunun kariyerim açısından son derece önemli bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Gelecekte de daha birçok yeni albüm kaydetmeyi planlıyorum.
Bir solistin mesleği aslında spora çok benzer. Her zaman iyi formda olmak gerekir ve bunun için düzenli çalışma, disiplin ve sürekli kendini geliştirme şarttır. Müzikte başarı, durmadan kendiniz üzerinde çalışmayı ve mükemmeli aramayı gerektirir.
Çocukluğumdan beri hayalini kurduğum prestijli salonlarda sahne almak benim için büyük bir mutluluk ve gurur kaynağı oldu. Her konser yeni bir deneyim, her sahne ise sanat yolculuğunda yeni bir basamaktır.
Ayrıca gelecekte sanatsal projelerde bir araya gelmeyi arzuladığım birçok değerli orkestra, şef ve solist bulunuyor. Onlarla ortak konserler ve projelerde yer alacağıma inanıyorum.
Repertuvar seçimlerinizde klasik ve romantik dönemin anıtsal eserlerinin yanı sıra modern ve çağdaş bestecilere de yer veriyorsunuz. Günümüz dünyasının kaotik ve hızlı yapısını düşündüğümüzde, 21. yüzyıl insanına klasik müziği ulaştırmanın en samimi yolu sizce nedir?
Çağdaş bestecilerin eserlerini seslendirmek benim için ayrıca çok ilgi çekici bir deneyim. Çünkü çoğu zaman bestecileri şahsen tanıma fırsatınız oluyor; onların karakterlerini, düşünce dünyalarını ve eseri yazarken anlatmak istediklerini doğrudan öğrenebiliyorsunuz. Bu da esere çok daha farklı bir gözle yaklaşmanızı sağlıyor.
Geçtiğimiz yıl Arnavut besteci Aleksandër Peçi’nin bana ithaf ettiği Keman Konçertosu’nu seslendirme fırsatı buldum. Bir bestecinin sizin için bir eser yazması ve onu ilk kez seslendirmek gerçekten çok özel ve unutulmaz bir duygu. Bunun yanı sıra, Hannover’de birlikte eğitim aldığım arkadaşım Cem Esen de bana bir Keman Sonatı ithaf etti. Bu sonatı birlikte kaydederek yayımladığımız bir albümde dinleyicilerle buluşturduk. Bir eserin yaratım sürecine bu kadar yakından tanıklık etmek ve bestecinin düşünce dünyasını birebir paylaşabilmek benim için çok değerli.
Ayrıca Fazıl Say’ın “1001 Gece” Keman Konçertosu gibi çağdaş eserleri büyük bir keyifle seslendiriyorum. Günümüz insanına klasik müziği ulaştırmanın en samimi yolunun ise müziğin içindeki duyguyu ve hikâyeyi dürüst bir şekilde paylaşabilmek olduğuna inanıyorum.
Belki de bir solistin en önemli özelliği budur. Sonuçta hepimiz aynı eserleri seslendiriyoruz; ister Çaykovski, ister Bach, ister Fazıl Say olsun. Ancak her sanatçı o esere kendi duygularını, kendi kalbini ve kendi yorumunu katıyor. Müziğin büyüsü de, insanlarda bıraktığı etki de tam olarak burada saklı.
Dünyanın dört bir yanındaki genç müzisyenler için çok önemli bir ilham kaynağısınız. Küresel sahnelerde var olmak isteyen, ancak yerel imkanlarla sınırlı hisseden genç yeteneklere, kendi yolculuğunuzdan yola çıkarak vereceğiniz en temel tavsiye ne olurdu?
Öncelikle şunu söylemek isterim ki, bugün genç müzisyenlerin önünde geçmişe kıyasla çok daha fazla imkân var. Dünyanın herhangi bir yerindeki bir konseri izlemek, büyük sanatçıları dinlemek ya da kendi performansınızı paylaşmak artık çok daha kolay.
Ancak nerede yaşarsanız yaşayın, hangi imkânlara sahip olursanız olun, başarıya giden yolun temelinde her zaman disiplinli çalışma, sabır ve kendini sürekli geliştirme isteği vardır. Müzikte kısa yolların olduğuna inanmıyorum. Bu, yıllar boyunca emek vermeyi, fedakârlık yapmayı ve her gün biraz daha iyi olmaya çalışmayı gerektiren bir yolculuk.
Ben de çocukluğumdan itibaren çok değerli hocalarla çalışma fırsatı buldum, ancak bana en çok yardımcı olan şeylerden biri her zaman öğrenmeye açık olmak ve kendimden daha iyisini istemek oldu. Çünkü müzikte ulaştığınız her hedef, aslında sizi yeni hedeflere götüren bir başlangıç noktasıdır.
Yerel imkânlarla sınırlı olduğunu düşünen genç müzisyenlere tavsiyem, hayallerinin büyüklüğünü bulundukları yerin sınırlarıyla ölçmemeleridir. Hedeflerine kararlılıkla yürüsünler ve hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmasınlar. Çünkü büyük sanatçıların ve müzisyenlerin hayat hikâyelerine baktığımızda, hiçbirinin yolunun kolay olmadığını görüyoruz. Hepsi farklı zorluklarla, engellerle ve hayal kırıklıklarıyla karşılaştı. Buna rağmen kendilerine inanmayı bırakmadılar, çalışmaya devam ettiler ve hayallerinin peşinden gitmekten vazgeçmediler.
Bu yolculukta zor dönemler mutlaka olacaktır. Ancak kendine inanmayı bırakmamak, sabırla çalışmaya devam etmek ve hedeflerinden vazgeçmemek çok önemlidir. Eğer gerçekten tutkuluysanız, gelişmekten vazgeçmiyorsanız ve yolunuza kararlılıkla devam ediyorsanız, zamanla doğru insanlar ve doğru fırsatlar karşınıza çıkacaktır.
En önemlisi ise müziği sevmeyi hiç bırakmamak. Çünkü sizi uzun yıllar boyunca ayakta tutacak olan şey yalnızca başarılar değil, müziğe duyduğunuz gerçek sevgidir.
Kariyerinizde pek çok başarıyı, ödülü ve prestijli konseri çok genç yaşta heybenize koydunuz. Peki, geleceğe baktığınızda Elvin Hoxha Ganiyev’in müzikal dünyada bırakmak istediği en kalıcı "iz" veya gerçekleştirmeyi en çok arzuladığı o büyük düş nedir?
Müzisyen bir ailede doğdum. Müzik benim için hiçbir zaman yalnızca bir sanat dalı olmadı; doğduğum andan itibaren hayatımın ayrılmaz bir parçası, adeta damarlarımda akan bir miras oldu.
Dedem, Devlet Sanatçısı ve efsanevi keman pedagogu Prof. Server Ganiyev, benim ilk keman hocamdı. İlk derslerimi dedem ile çalişmak ve müzik yolculuğuma onunla başlamak benim için çok büyük bir şans oldu.
Büyükannem piyanist Tamilla Ganiyeva, annem piyanist Narmina Ganiyeva, babam viyolonsel sanatçısı Hayreddin Hoca ve dayım Devlet Sanatçısı Prof. Toğrul Ganiyev’dir. Bu nedenle müzikle tanıştığım bir anı hatırlamıyorum; müzik her zaman hayatımın içindeydi.
Evimizde sürekli müzik konuşulur, provalar yapılır ve eserler üzerine fikirler bulunulurdu. Dedem benim için sadece büyük bir kemancı ve hoca değil, aynı zamanda altın kalpli, son derece mütevazı bir insandı. Başarılı bir solist olarak dünyanın birçok ülkesinde sahne aldı; pedagog olarak ise yetiştirdiği öğrenciler bugün dünyanın farklı yerlerinde önemli orkestralarda, konservatuvarlarda ve sahnelerde müzik hayatlarını sürdürüyorlar. Aynı zamanda Bilkent Senfoni Orkestrası’nın kurucularından biri olarak müzik dünyasında kalıcı bir iz bıraktı. Onunla geçirdiğim yıllar hem müzikal hem de insani açıdan kişiliğimin şekillenmesinde büyük rol oynadı.
Evimiz aynı zamanda birçok seçkin müzisyenin buluşma noktasıydı. Dünyanın farklı yerlerinden gelen sanatçılar sık sık misafirimiz olurdu. Onlarla sohbet etme, deneyimlerini dinleme ve büyük müzisyenler hakkında anlatılan hikâyeleri duyma fırsatım oldu.
Müzisyenlerin sahnede gördüğümüz başarısının arkasında ne kadar büyük bir emek olduğunu çok erken yaşlardan itibaren gözlemledim. Karşılaştıkları zorlukları, disiplinlerini ve sanata olan adanmışlıklarını yakından gördüm. Tatilde bile çalışmalarına devam ettiklerine, her zaman formda kalmak için çaba gösterdiklerine tanık oldum. Bu nedenle müzisyenlik mesleğine her zaman büyük bir saygıyla yaklaştım.
Keman benim için hiçbir zaman sadece bir meslek olmadı; müzik, içinde büyüdüğüm dünya, kendimi ifade etme biçimim ve hayatım boyunca dünyayla kurduğum en doğal bağ oldu.
9. Müzik hayatım boyunca çok güzel deneyimler yaşama, dünyanın en prestijli salonlarında sahne alma ve değerli müzisyenlerle çalışma fırsatı buldum. Bunların hepsi benim için büyük mutluluk ve gurur kaynağı.
Ancak geleceğe baktığımda, benim için en önemli şey yalnızca başarılı konserler vermek ya da belirli hedeflere ulaşmak değil. Bir sanatçı olarak insanlara dokunabilmek, onlara ilham verebilmek ve müzik aracılığıyla kalıcı bir iz bırakabilmek çok daha anlamlı geliyor.
Elbette gelecekte gerçekleştirmek istediğim birçok proje ve hayal var. Bunlardan biri de önemli eserlerin kayıtlarını yaparak kendi müzikal mirasımı bırakabilmek. Çünkü üç yüz yıl sonra da insanlar Mozart’ı, Beethoven’ı ya da Bach’ı çalmaya devam edecekler. Bestecilerin eserleri zamansızdır ve nesilden nesile yaşamaya devam eder.
Ancak her yorumcu da bu büyük mirasın bir parçasıdır. Benim için önemli olan, kendi yorumumla, kendi bakış açımla ve kendi müzikal sesimle bu eserlerin yaşamına katkıda bulunabilmek. Bir gün insanlar bir eseri dinlediklerinde, o yorumun bana ait olduğunu hissedebilsinler isterim.
Bence bir müzisyenin gerçek mirası aldığı ödüller ya da verdiği konserlerin sayısı değil, dinleyicilerin kalbinde bıraktığı izdir. Yıllar sonra insanlar benim adımı hatırladıklarında, samimiyetle müzik yapan, sanatına saygı duyan ve müziğin birleştirici gücüne inanan bir sanatçı olarak hatırlanmak isterim.
Müziğin sınırları yoktur; pasaportu, dini ve milliyeti yoktur. Belki de beni müziğe hâlâ aynı heyecanla bağlayan şey, onun insanları bir araya getirme gücüdür.















