İsmail Acar Röportajı
Sanatçı Röportajı

Röp: Prof. Emre FEYZOĞLU
İSMAİL ACAR
“Benim için sanat, geçmişi bugüne taşırken aynı zamanda geleceğe bırakılan bir kültürel hafıza oluşturma çabasıdır”.
Eserlerinizde Osmanlı estetiği, hat sanatı ve tarihsel referanslar çağdaş bir görsel dil içerisinde yeniden yorumlanıyor. Geçmişe ait kültürel hafızayı güncel sanatın eleştirel alanına taşırken hangi kavramsal sınırları gözetiyorsunuz?
Ben eserlerimde daha çok geleneksel kültürü ve geleneği referans alıyorum. Bu gelenek içinde özellikle Osmanlı estetiği ve Osmanlı sanatı benim için önemli bir kaynak oluşturuyor. Ancak Osmanlı’yı da yalnızca kendi başına değerlendirmiyorum. Çünkü Osmanlı, kendisinden önceki Selçuklu mirasını, Roma etkilerini, Orta Asya’dan taşıdığı kültürel unsurları ve İslam medeniyetinin değerlerini bünyesinde bir araya getirmiş büyük bir sentezdir. Ben de bu zengin mirası günümüz sanatının bakış açısıyla yeniden yorumlamaya çalışıyorum. Sonuçta güzel sanatlar eğitimi almış, çağdaş sanatın içinde yetişmiş bir sanatçıyım ve geçmişi bugünün merkezinden okuyarak eserlerime taşıyorum.
İstanbul, çalışmalarınızda yalnızca bir mekân değil, adeta yaşayan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. İstanbul’un çok katmanlı tarihini sanatsal üretiminizde nasıl bir düşünsel kaynak olarak kullanıyorsunuz?
İstanbul ise benim için yalnızca yaşadığım bir şehir değil, aynı zamanda en büyük ilham kaynaklarımdan biridir. İstanbul çok katmanlı bir metropoldür. Başınızı kaldırdığınızda bir Roma eserini görebildiğiniz gibi, Osmanlı döneminden kalmış yapılarla Cumhuriyet döneminin mimarisini de yan yana görebilirsiniz. Bu çok katmanlı yapı, İstanbul’un en önemli özelliğidir ve benim sanatım için de vazgeçilmez bir arka plan oluşturur.
Gelenek ile çağdaşlık arasındaki ilişkinin günümüz sanatında çoğu zaman yüzeysel bir estetik alıntıya dönüştüğü eleştirileri hakkında ne düşünüyorsunuz? Siz bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Aslında gelenek ile çağdaşı bir arada kullanmak Türk sanatında yeni bir durum değildir. Son dönem Osmanlı ressamları da benzer bir yaklaşım sergilemişlerdir. Şeker Ahmet Paşa’nın bir hat levhasının önüne yerleştirdiği karpuz, ya da dönemin ressamlarının yaptığı Ayasofya tasvirleri bunun örnekleridir. Osman Hamdi Bey de Batı gerçekçiliğini Osmanlı yaşamı ve kültürüyle birleştirerek kendi döneminin diliyle yorumlamıştır. Benim yaptığım da bu yaklaşımın günümüzdeki bir devamı olarak görülebilir.
Bugünden geriye baktığımda, gelenekle çağdaş sanatı bir araya getiren bu yaklaşımı 1990’lı yılların başından itibaren Türkiye’de sistemli biçimde uygulayan ilk sanatçılardan biri olduğumu düşünüyorum. Elbette bizden önce de benzer arayışlar içinde olan sanatçılar vardı; ancak benim kuşağım içinde bu konuda ısrarcı ve sürekli bir üretim gerçekleştiren sanatçılardan biri olduğuma inanıyorum. O yıllarda bir Vahdettin ya da II. Abdülhamid portresi yaptığımda insanlar bu eserlere büyük kuşkuyla bakıyordu. Aslında sorun yalnızca geleneksel sanatlara değil, geçmişe ve tarihe bakışımızla ilgiliydi. Ben biraz da bu algıyla mücadele ettim. Bugün birçok sanatçının rahatlıkla kullandığı bu alanlar, o dönemlerde ciddi eleştiriler alıyordu.
Küresel sanat ortamında yerel kültürel kimliğin temsil edilmesi konusunda sanatçının sorumluluğu nedir? Evrensellik ile kültürel aidiyet arasında bir gerilim görüyor musunuz?
Benim için mesele oldukça basittir: Önce bölgesel olan vardır, sonra evrensel olan gelir. Sanatımda gelenek önemli bir yer tutuyor olabilir; ancak başka bir sanatçı için bu gerekli olmayabilir. Yine de ben evrenselliğe giden yolun yerelden ve gelenekten geçtiğine inanıyorum. Çağdaşlık ise günü anlamak ve onu doğru ifade edebilmekle mümkündür. Bu nedenle gelenek ile çağdaşlık, Doğu ile Batı arasında kurduğum ilişkinin sanatımın temelini oluşturduğunu düşünüyorum. Aslında bu arayışı 1988 yılından beri, hatta 15 yaşlarımdan itibaren sürdürüyorum.
Uzun yıllara yayılan üretiminize baktığınızda, sanat anlayışınızda sizi en fazla dönüştüren düşünsel kırılma ya da farkındalık ne oldu?
Benim için en büyük kırılma noktalarından biri ise akademide öğretilen sanat anlayışıyla dünyada gördüğüm sanat pratiği arasındaki farkı keşfetmem oldu. Türkiye’de uzun yıllar çağdaşlaşma ile Batılılaşma aynı şeymiş gibi anlatıldı. Oysa bunlar birbirinden farklı kavramlardır. Güzel sanatlar fakültelerinde gotik mimari ayrıntılı biçimde okutulurken, kendi kültürel mirasımız çoğu zaman ikinci planda kalıyordu. Batı’ya gittiğimde şunu fark ettim: Fransız sanatçılar Fransız gibi, İtalyanlar İtalyan gibi, Amerikalılar Amerikalı gibi üretim yapıyordu. Türk sanatçılar ise çoğu zaman onları taklit etmeye çalışıyordu. O zaman kendime şu soruyu sordum: Türkler neden Türk gibi resim yapmıyor?
İşte benim gelenekle kurduğum ilişki biraz da bu soruya cevap arayışıdır. Türk sanatının kendi hafızasını, kendi gerçekliğini ve kendi estetik dilini nasıl evrensel ölçekte anlatabileceğini araştırıyorum. Bu nedenle narlar, natürmortlar, bereket serileri, kaftanlar, sultanlar, kaligrafi ve çini gibi unsurlar eserlerimin bir parçası hâline geldi. Bunları yalnızca dekoratif oldukları için ya da o dönemde kimsenin yapmadığı konular oldukları için kullanmadım. Türk sanatının bir hafızaya, bir sürekliliğe ve kendine ait bir anlatı diline ihtiyaç duyduğunu düşündüğüm için bu konular üzerinde çalıştım. Benim için sanat, geçmişi bugüne taşırken aynı zamanda geleceğe bırakılan bir kültürel hafıza oluşturma çabasıdır.

















