Prof. Dr. Zehra Çobanlı Röportajı
Sanatçı Röportajı

Zehra Çobanlı, yalnızca eserleriyle değil, sanat eğitimi, kültürel mirasın korunması ve seramik sanatının kurumsallaşmasına yönelik çalışmalarıyla da iz bırakan bir isim. Onlarca kişisel sergiye, yüzü aşkın ulusal ve uluslararası etkinliğe imza atan sanatçı; eserleri, akademik çalışmaları ve uluslararası sanat platformlarındaki etkin rolüyle Türkiye seramik sanatının dünyadaki görünürlüğüne önemli katkılar sundu.
Bugün Eskişehir’e kazandırılan Uluslararası Çağdaş Seramik Sanatları Müzesi’nin kurucusu olarak da sanat yaşamına kalıcı bir değer ekleyen Prof. Dr. Zehra Çobanlı, üretimlerini yalnızca bugüne değil, gelecek kuşaklara da aktaran öncü sanatçılar arasında yer alıyor.
Art Hub Mag Sanat Dergisi için gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide; sanatçının uzun yıllara yayılan üretim serüvenini, seramik sanatına bakışını, yurtiçi ve yurtdışındaki çalışmalarını ve Bodrum Dibeklihan’da sanatseverlerle buluşan “Mavi ile Fısıldaşmalar” sergisinin hikâyesini konuştuk. Mavinin çağrışımları eşliğinde şekillenen bu sergi vesilesiyle, Prof. Dr. Zehra Çobanlı’nın sanat dünyasına bıraktığı izleri ve geleceğe dair düşüncelerini birlikte okuyoruz.
“Mavi ile Fısıldaşmalar: Zamanın, Hafızanın ve Seramiğin Dili”
Sanatçı ve akademisyen Zehra Çobanlı, seramikle kurduğu uzun soluklu ilişkiyi, “Mavi ile Fısıldaşmalar” sergisi üzerinden hem kişisel hem de düşünsel bir bağlamda yeniden yorumluyor. 46 yıla yayılan sanat yolculuğu, mavi renk etrafında şekillenen özgün bir ifade dili ve kültürel hafızaya uzanan güçlü referanslarla şekilleniyor.
1. Seramikle kurduğunuz ilişkinin başlangıç hikâyesini bizimle paylaşır mısınız?
Sanatla kurduğum bağın temelleri lise yıllarında atıldı. Bandırma Şehit Mehmet Gönenç Lisesi’nde resim öğretmenim Ali Dülger’in çalışmalarımı dikkatle takip etmesi ve beni cesaretlendirmesi, Güzel Sanatlar eğitimi alma düşüncesini zihnimde giderek netleştirdi. Onun yönlendirmesiyle İstanbul Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nun sınavlarına girdim. Bölüm tercihi yapmadan önce okulu gezdiğimde Seramik Bölümü’nün atmosferi beni derinden etkiledi. Toprağın, ateşin ve tasarımın bir araya geldiği bu alanın kendine özgü diliyle ilk kez orada karşılaştım. 1976 yılında, binlerce adayın katıldığı sınavda Seramik Bölümü’ne ikinci sıradan kabul edilmem, bu yolculuğun ilk önemli adımı oldu.
Öğrencilik yıllarım boyunca yaşadığım bazı deneyimler seramiğin yalnızca bir meslek değil, yaşam boyu sürdüreceğim bir ifade biçimi olduğunu anlamamı sağladı. İkinci sınıfta Söğüt Seramik Fabrikaları’nın düzenlediği desen yarışmasında aldığım birinci mansiyon ödülü, genç bir öğrenci olarak bana önemli bir özgüven kazandırdı. Ardından Hollanda’daki Ferro Seramik Boyaları ve Hammaddeleri Fabrikası’nda gerçekleştirdiğim staj, uluslararası ölçekte üretim süreçlerini yakından tanımama olanak verdi. Orada hazırladığım desenlerin Rimini Seramik Fuarı’nda sergilenmek üzere seçilmesi ise seramik sanatına duyduğum bağlılığı daha da güçlendirdi.
1979 yılında Bursa Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde açtığım ilk kişisel seramik sergisi, öğrencilikten sanatçı kimliğine geçişimin simgesel eşiklerinden biri oldu. Sergideki çalışmalarımın Atilla Galatalı tarafından olumlu değerlendirilmesi, bana yalnızca cesaret vermedi; aynı zamanda bu alanda üretmeye devam etmem gerektiğini de hissettirdi. Bugün geriye dönüp baktığımda, Hakkı Karayiğitoğlu, Tankut Öktem, Güngör Güner, Fehmi Demirel, Ateş Arcasoy ve Ersun Özkan gibi değerli hocalardan aldığım eğitimin yalnızca teknik birikim değil, aynı zamanda bir sanatçı duruşu kazandırdığını görüyorum. Seramikle kurduğum ilişki, yıllar içinde bir mesleğin ötesine geçerek düşünme, üretme ve dünyayı anlamlandırma biçimine dönüştü. Ancak seramikle kurduğum bağın asıl belirleyicisi, malzemenin kendisi oldu. Çünkü seramik, her aşamasında sanatçıdan dikkat, tevazu ve yeniden öğrenme isteği talep eden canlı bir süreçtir. Belki de bu nedenle yıllar geçtikçe ona olan ilgim azalmadı; aksine daha da derinleşti.
2.Akademisyen kimliğiniz ile sanatçı kimliğiniz birbirini nasıl besliyor?
Akademisyenlik ve sanatçılık benim yaşamımda birbirinden ayrı iki alan değil; aksine sürekli etkileşim hâlinde olan, birbirini besleyen iki üretim biçimi. Sanat üretimi ile akademik yaşam arasında güçlü bir ortaklık olduğunu düşünüyorum. Her ikisi de merakla başlıyor ve sürekli soru sormayı gerektiriyor. Akademik yaşam, insanı sürekli öğrenmeye, araştırmaya ve sorgulamaya yöneltiyor. Alanınızdaki gelişmeleri takip etmek, yeni bilgi üretmek ve bunu paylaşmak, zamanla düşünsel bir disipline dönüşüyor. Akademisyenlik bana araştırmanın, gözlem yapmanın ve düşünsel derinleşmenin önemini öğretti. Sanat ise bu araştırmaların sezgisel ve yaratıcı karşılığını bulduğum alan oldu. Öğrencilerle kurduğum ilişki ise bu sürecin en canlı taraflarından biri. Gençlerin merakı, enerjisi ve dünyaya farklı açılardan bakabilme yeteneği, bana her zaman yeni sorular sorma cesareti verdi. Sanatın da aslında biraz böyle bir şey olduğunu düşünüyorum: Sürekli yeniden bakmak, yeniden düşünmek ve yeniden üretmek.
Sanat pratiğimde araştırma ve deneysel yaklaşımın önemli bir yeri var. Akademik çalışmaların kazandırdığı disiplin, üretim süreçlerimde daha derinlikli okumalar yapmamı, tarihsel ve kültürel bağlamları daha dikkatli değerlendirmemi sağlıyor. Akademik çalışmalarım sayesinde araştırma, gözlem ve sorgulama reflekslerim güçlendi. Bu durum sanat pratiğime de doğrudan yansıyor. Üretim süreçlerimde daha derinlikli düşünmeye, yeni malzeme ve ifade olanaklarını araştırmaya yöneliyorum. Bir yandan bilgi birikimimi paylaşırken, diğer yandan öğrencilerimden ve akademik çevreden besleniyorum.
Bu nedenle akademisyenlik bana yalnızca bir meslek değil; sanatçı kimliğimi canlı tutan, onu sürekli yenileyen bir düşünme alanı sunuyor. Sanat ve akademi arasındaki bu karşılıklı etkileşim, üretimlerimin gelişiminde önemli bir rol oynamaya devam ediyor. Bugün sanatçı ve akademisyen kimliklerimi birbirinden ayırmıyorum.
3.Eserlerinizde gelenek ile çağdaş yaklaşım arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Gelenek ve çağdaşlık arasındaki ilişkiyi bir karşıtlık olarak değil, birbirini besleyen iki dinamik alan olarak görüyorum. Uzun yıllardır sanatım aracılığıyla kendi topraklarımın hikâyesini anlatmaya çalışıyorum. Seramiğin bir iletişim aracı olarak sunduğu zengin ifade olanaklarından yararlanırken, günümüzde malzeme sınırlarının ve heykel-seramik ayrımının büyük ölçüde ortadan kalktığı bir ortamda, evrensel ölçekte güncel anlatımlar geliştirmeyi önemsiyorum.
Çalışmalarımda yerel ve kültürel değerleri çağdaş yorumlarla yeniden ele alıyor, ancak bunu geçmişi tekrar ederek değil, dönüştürerek yapmaya çalışıyorum. Çünkü sanatın varlığını sürdürebilmesi için değişim kaçınılmazdır. Nietzsche'nin sözünü ettiği gibi, deri değiştirmeyen yılan nasıl yaşamını sürdüremezse, kendini yenileyemeyen düşünce de zamanla canlılığını yitirir. Bana göre sanatın sürekliliğini ve kalıcılığını sağlayan şey de bu dönüşüm gücüdür.
Kil, tarihsel hafızayı içinde taşıyan çok özel bir malzemedir. Ben bu malzemeyi kimi zaman kendi doğal dokusu ve renginin yalınlığıyla kullanırken, kimi zaman da renk aracılığıyla yeni anlam katmanları oluşturuyorum. Kendi tanımlamamla “zehravi mavi”; okyanusların, gökyüzünün, romantizmin ve barışın rengidir. Bazen bazalt katkısıyla oluşan koyu bej toprak tonları, bazen de güneşin sıcaklığını çağrıştıran sarılar çalışmalarımın anlatım diline dönüşür.
İstanbul Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu'nda aldığım Bauhaus temelli eğitim, gençlik yıllarımda bakışımı büyük ölçüde Batı sanatına yöneltmişti. Ancak sanat anlayışım açısından asıl kırılma noktası, 1992 yılında araştırmacı olarak bulunduğum Tokyo Güzel Sanatlar ve Müzik Üniversitesi'nde geçirdiğim dönem oldu. Japonya son derece modern bir ülke olmasına rağmen kültürel kökleriyle güçlü bağlarını koruyordu. Bu süreçte, İpek Yolu'nu izleyerek Anadolu'ya kadar gelen ve yaşadığı deneyimleri eserlerine yansıtan hocam Koheiji ile yaptığımız sohbetler ve onun önerileri beni kendi kültürel coğrafyama yeniden bakmaya yöneltti.
Japonya dönüşünde Anadolu'yu farklı bir gözle incelemeye başladım. Yerel halk sanatları, geleneksel üretim biçimleri, sözlü kültür ve gündelik yaşamın içinde saklı görsel zenginlikler sanatımın önemli beslenme kaynakları hâline geldi. Bana göre Anadolu'nun köklü seramik ve el sanatları mirasını, geleneksel biçim ve motifleri birebir tekrarlamadan, onları yeniden yorumlayarak geleceğe taşımak büyük önem taşıyor. Asıl mesele geçmişi kopyalamak değil; ondan hareketle yeni biçimler, yeni anlamlar ve özgün sanat eserleri üretebilmektir.
Bugün çalışmalarımın yurt içinde ve yurt dışında koleksiyonlarda yer alması, farklı sanatçılar ve araştırmacılar tarafından incelenmesi elbette mutluluk verici. Ancak beni çağdaş Türk seramik sanatı içinde farklı kılan şeyin, doğduğum ve yaşadığım topraklara duyduğum bağlılık, kültürel belleğimizle kurduğum ilişki ve bütün bu süreçlerde özümü kaybetmeden üretmeye devam etmem olduğunu düşünüyorum.
4. “Mavi ile Fısıldaşmalar” serginiz sanatseverlerle buluştu. Bu serginin çıkış noktası nedir?
“Mavi ile Fısıldaşmalar”, benim için anıların, köklerin ve kültürel hafızanın nesneler aracılığıyla yeniden okunması üzerine kurulu bir düşünme alanı. Sergide yer alan işler, çocukluk izlerinden aile bağlarına, çözülmemiş duygulardan toplumsal hafızaya kadar uzanan kişisel ve kolektif katmanların yeniden yorumlanmasından oluşuyor.
Kökleri yalnızca geçmişe ait bir olgu olarak değil, insanın bugünkü kimliğini taşıyan duygusal ve manevi bir zemin olarak görüyorum. Aileyle başlayan, çevreyle genişleyen ve kültürel mirasla derinleşen bu yapı, bireyin hem kendisiyle hem de yaşadığı topraklarla kurduğu ilişkinin temelini oluşturuyor. Sanatımda bu ilişkiyi, geçmiş ile gelecek arasında sürekli yeniden kurulan bir bağ olarak ele alıyorum.
Eserlerimde uzun zamandır “kendi toprak öykümü yazmak” fikri belirleyici oldu. Evrensel olmanın yolunun yerelden geçtiğine inanıyorum; ancak bunu doğrudan alıntılarla değil, ipuçları, semboller ve yeniden yorumlamalar üzerinden kurmayı tercih ediyorum. Bu nedenle çalışmalarımda geleneksel olanı kopyalamak yerine, onu dönüştürerek yeni bir görsel dil kurmaya çalışıyorum.
Yaşamın içinden geçen her şey—kişisel deneyimlerim, kadınlara dair hikâyeler, göçler, deyimler, gündelik olaylar—bu üretim sürecinin parçası hâline geliyor. Bu anlamda işlerim ani ve rastlantısal değil; uzun süreli düşünme, araştırma ve tasarım süreçlerinin sonucunda ortaya çıkıyor. Sergide kullandığım mavi ise bu anlatının önemli bir taşıyıcısı. Gökyüzü, okyanus, özgürlük, bilgelik ve içsel derinlik gibi çok katmanlı anlamlar barındıran bu renk, benim için hem duygusal hem de düşünsel bir alan açıyor. “Mavi ile Fısıldaşmalar”, aslında geçmişten gelen izlerin ve nesnelerin bu renk aracılığıyla birbirine temas etmesi gibi düşünülebilir.
Bu sergiyle izleyiciyi kendi içsel geçmişiyle karşılaşmaya davet ediyorum. Çünkü her izleyici, bu nesneler ve renkler aracılığıyla kendi hafızasının sessiz katmanlarına yeniden bakma imkânı bulabilir.
5. Sergi başlığındaki “fısıldaşma” kavramı sizin için ne ifade ediyor?
“Fısıldaşmak”, en yalın anlamıyla çevredeki kişiler tarafından duyulamayacak kadar alçak sesle konuşmak olarak tanımlanır. Ancak benim için bu kelime, sözlük anlamının ötesinde çok daha derin bir duygusal alanı ifade ediyor.
Fısıldaşmak; insanın her şeyi yüksek sesle söyleyemediği anlarda devreye giren bir iletişim biçimidir. Kalbimizin derinliklerinde taşıdığımız duyguları, sevinçleri, acıları, özlemleri ve hayalleri her zaman haykıramayız; çoğu zaman onları fısıldarız. Çünkü fısıldaşmak aynı zamanda bir güven alanıdır, bir yakınlık biçimidir, paylaşmanın en içten hâlidir.
Sergi bağlamında “fısıldaşma”, nesnelerle, anılarla ve köklerle kurulan sessiz bir diyalogu ifade ediyor. Eserlerim, izleyiciye yüksek sesle bir şey söylemekten çok, onun kendi iç sesiyle karşılaşabileceği bir alan açmayı amaçlıyor. Bu nedenle sergiyi izleyenleri, eserlerle sessiz ama derin bir iletişim kurmaya davet ediyorum.
Fısıldaşma; görünmeyeni duyulur kılmak, söylenmeyeni hissettirmektir. Benim için bu serginin özü de tam olarak budur.
6.Mavi renk, sanat tarihinde ve kültürümüzde çok güçlü anlamlar taşır. Sizin eserlerinizde mavi nasıl bir anlatım dili kuruyor?
Mavi, gökyüzünün ve denizin rengini ifade eden temel bir renktir. Kelime kökeni Arapça “su” anlamına gelen “mâ” sözcüğünden türeyen “mâî” kelimesine dayanır; bu yönüyle “su rengi” anlamını taşır. Dolayısıyla mavi, doğrudan yaşamın en temel unsuruyla, suyla ilişkilidir.
Benim için mavi, 1997 yılından bu yana sanat pratiğimin merkezinde yer alan bir düşünme ve üretme alanıdır. Zaman içinde yalnızca bir renk olmaktan çıkmış, kendi görsel ve kavramsal dilimi kurduğum bir ifade biçimine dönüşmüştür. Türk seramik sanatında bu ölçekte ve süreklilikte maviyle çalışan bir sanatçı olmak, aynı zamanda kişisel bir yolculuğun da ifadesidir. Mavi, benim için özgürlüğün, gökyüzünün, okyanusun ve romantizmin rengidir. Ancak bunların ötesinde aynı zamanda “zamanın rengi”dir. Mavi seramiklerimde geçmiş ile gelecek arasında uzanan bir süreklilik hissi vardır. Bu nedenle mavi, yalnızca estetik bir tercih değil, zamanın içinde var olma biçimidir.
Mavinin içinde hem durgunluk hem de akış birlikte bulunur. Bu ikili yapı, eserlerimin hem biçimsel hem de düşünsel diline yansır. Tanpınar’ın “en mavi an” ifadesinde karşılık bulan o zamanın askıya alındığı farkındalık hâli, benim için bu ilişkinin önemli bir referansıdır. Mavi, tam da bu eşikte; hem geçmişe bakan hem de geleceğe açılan bir alan yaratır. Sembolik olarak mavi; huzur, dinginlik ve sonsuzluk hissi uyandırır. Deniz ve gökyüzüyle kurduğu bağ nedeniyle ferahlık ve özgürlük duygusunu taşır. Aynı zamanda güven, sadakat ve süreklilik gibi anlamlarla da ilişkilendirilir. Bu nedenle hem bireysel hem de kültürel düzeyde güçlü bir karşılık üretir.
Gündelik yaşamda “mavi yaka” gibi ifadelerle emek, üretim ve toplumsal yapı içinde de farklı anlamlar kazanır. Bu da rengin yalnızca estetik değil, aynı zamanda toplumsal bir dil taşıdığını gösterir. Benim üretimimde mavi, tüm bu anlam katmanlarının kesiştiği bir noktada var olur. Bazen İznik çinilerinin tarihsel hafızasına bir gönderme, bazen gökyüzünün sonsuzluğuna açılan bir yüzey, bazen de içsel bir sessizliğin rengi olur. Çamurumu, boyalarımı ve sırlarımı kendim üretmem de bu bütünlüğün bir parçasıdır; çünkü mavi, yalnızca bir yüzey değil, bütün bir üretim sürecidir.
Sonuçta mavi benim için hem köklerime bağlılığı hem de evrensel bir ifade alanını temsil eder. Geçmişten beslenen ama sürekli dönüşen bu renk, sanatımın hem hafızası hem de geleceğe açılan kapısıdır.
7. Sanat pratiğinizde yıllar içerisinde oluşan birikim ve deneyimin ışığında, “Mavi ile Fısıldaşmalar” sergisini bir sonuç, bir durak ya da yeni bir başlangıç olarak mı değerlendiriyorsunuz? Bu sergi sanatınızın hangi yönlerini yeniden düşünmenize imkân verdi?
“Mavi ile Fısıldaşmalar” sergisini bir sonuç, bir durak ya da yeni bir başlangıç olarak değil, 46 yıla yayılan sanat yolculuğumun doğal bir devamı ve sürekliliği olarak görüyorum. Sanat benim için kesintili bir süreç değil; zaman içinde kendini dönüştürerek varlığını sürdüren bir bütünlük.
Uzun yıllar akademisyen olarak çalıştıktan sonra, son 13 yıldır yalnızca bu güçlü ve dönüştürücü malzemeyle üretmeye devam etmem, sanat pratiğimin benim için ne kadar yaşamsal olduğunu daha da görünür kıldı. Üretmekten vazgeçmemenin ve sevdiğiniz bir malzemeyle bağınızı sürdürmenin ne kadar belirleyici olduğunu bu süreçte daha derin biçimde fark ettim.
Bu sergi, geçmişte ürettiğim işlere yeniden baktığımda onların “zamansız” bir nitelik taşıdığını da görmemi sağladı. Yıllar önce şekillendirdiğim eserlerin bugün hâlâ taze, güncel ve zamana dirençli bir dil taşıdığını fark etmek benim için önemliydi.
Bu süreçten sonra üretimimi daha geniş bir alana taşımak, daha uluslararası bir çerçevede paylaşmak yönünde bir motivasyon oluştu. Aynı zamanda sergileme biçimleri, sanatın görünürlüğü, koleksiyonlarla kurulan ilişkiler, sanat eleştirisi, fiyatlandırma ve uluslararası erişim gibi pek çok konuyu yeniden düşünme fırsatı verdi.
Sanatın yalnızca üretim değil, aynı zamanda dolaşım ve görünürlük alanlarıyla birlikte var olduğunu bir kez daha deneyimledim. Bu nedenle “Mavi ile Fısıldaşmalar”, benim için sadece bir sergi değil, sanatın bütün bu katmanlarını yeniden sorguladığım bir düşünme alanı oldu. Ve belki de en önemlisi… Önce maviye fısıldadım, şimdi ise sizlere.
8.Türkiye’nin seramik sanatındaki uluslararası konumunu nasıl görüyorsunuz?
Türkiye’nin seramik sanatının uluslararası görünürlüğünü, diğer sanat dallarına kıyasla oldukça güçlü ve başarılı buluyorum. Pek çok seramik sanatçımız yurt dışında düzenlenen yarışmalarda ödüller kazanıyor; eserleri müze koleksiyonlarına kabul ediliyor, uluslararası koleksiyonerlere ulaşıyor ve sanat fuarlarında, misafir sanatçı programlarında önemli deneyimler elde ediyor. Aynı şekilde, yurt dışındaki yayınlarda da daha görünür hâle gelmeleri sevindirici bir gelişme. Ancak bu başarıların büyük ölçüde bireysel çabalarla gerçekleştiğini de özellikle belirtmek gerekir.
Bununla birlikte, bu noktayı yeterli görmek mümkün değil. Türkiye’de çağdaş seramik sanatının daha güçlü bir uluslararası konuma ulaşabilmesi için kurumsal desteklerin artması gerektiğine inanıyorum. Özellikle seramik sanatına özel müzelerin çoğalması, bu alanın sürekliliği açısından çok önemli olacaktır.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, seramik sanatının tanıtımına katkı sağlayacak nitelikli uluslararası sergiler ve bu sergilere eşlik eden kapsamlı katalog çalışmaları gerçekleştirmesi, alanın görünürlüğünü artıracaktır. Benzer şekilde, duayen sanatçılarımıza yönelik özel sergiler düzenlenmesi ve bu sergilerin yayınlarla desteklenmesi de hem bellek oluşturma hem de genç kuşaklara aktarım açısından değerlidir. Ayrıca sanatçılarımızın uluslararası fuarlara ve platformlara katılımının daha sistemli biçimde desteklenmesi, Türk seramik sanatının küresel ölçekte daha güçlü bir yer edinmesine katkı sağlayacaktır.
Zehra Çobanlı’nın seramikle kurduğu ilişki, yalnızca bir üretim pratiği değil; zaman, hafıza, kültür ve renk üzerinden kurulan çok katmanlı bir düşünme biçimi olarak şekilleniyor. “Mavi ile Fısıldaşmalar” ise bu uzun yolculuğun sessiz ama derin bir eşik noktası olarak okunuyor.
“Mavi ile Fısıldaşmalar” sergisi, 9 Temmuz 2026 tarihine kadar Bodrum Dibekli Han Yıldız Kenter Sanat Galerisi’nde sanatseverlerle buluşmaya devam etmektedir.













