ASİ NEHRİNİN EŞİĞİNDE AVSUNMAK
Temmuz

ASİ NEHRİNİN EŞİĞİNDE AVSUNMAK
Bu soğuk kış gecesinde, camdan dışarı bakarken düşündüğü tek şey vardı: hayal kırıklığı. Paramparça olmuştu. Hani derler ya diptesin daha dip olmaz diye. Gülümsedi kendi kendine. Yaşadıklarıyla dalga geçmeyi öğrenmişti. Odada ışıklar kapalıydı. Uçağın kalkmasına dört saat vardı. Burada sessiz sessiz oturup dışardaki sokak ışıklarının yansımasıyla, koltuğuna gömülmüş dışarıyı izliyordu. Ankara her zamanki pervasızlığında bangır bangır saçma bir melodinin peşinde kıvranıyordu. Gitmeliydi. Küçük bir çanta hazırlamıştı. Kalkmalıydı artık. Bu odadan alacağı tek şey Samandağ’da türbede aldığı üç dileğin üç yeşil parçasıydı.” Bir emaneti yerine ulaştırmak “dedi çıktığı iki günlük geziye. Bunca yıl hiç aklından çıkmayan dilekleri. Aşka dair, gitmeye dair ve dönmeye dair… uçak biletini aldığı anda aslında hiç dilek dilemediğini, sadece hatırlamayı seçtiğini düşündü. Bütün kayıplarının sonunda, tekrar oraya gitmek belki düğümleri çözecekti. Bazen her şeyi elde edersin de bir bakmışsın ki elinde hiçbir şey yok. Boş yere yol almışsındır. Aptalca geçen bir zamanın hayal kırıklığı işte. Peki paramparça olan ne? Yaş aldıkça, kırılan bir porselenin her noktası tuzla buz olur. Dostlar değişir, sevdiğin adamlar değişir, giysiler değişir, mobilyalar değişir… isimler birbirine girer. Sadece tek bir anı yaşamak için gidiyordu Antakya’ya. Bir gün oraya” Aynı kişi “olarak gitmek. Çünkü herkes değişse de o değişmemişti. Zamanı değil, zamanın ruhunu korumuştu o. Bunu ispatlamak için gidiyor. Geçtiği bir eşiğin tekrar başına giderek aynı eşiği korumak için gidiyor. Kendi hafızasını taşıyan bir ruhu yerine bırakmak için.
Türbede düğümlediği üç bağ aslında bir “antlaşmadır “kendisiyle. Deprem yerle bir etse de her şeyi, o beklediği şeyi bulmak üzere kalkar çantasını alır, yola çıkar.
Tüm konuşmalar bir çığlık halinde, aşkını bıraktığı eski Antakya, arkasını dönüp giden erkeğin bozgununda yıkılan Antakya ve düşleriyle yeniden doğacak Antakya’ya doğru yol almalıdır.
İlk kez yirmi üç yaşında ayak basmıştı. Ve şimdi tekrar soluyor aynı havayı. Sevdiği adam yanında olmasa da burası onun şehriydi. Bu ziyaret onu onurlandırmaktı.
Uzun çarşının taşları hala sıcaktı, sanki birileri ondan önce yüreğini yere bırakmış da taşlar onu saklamıştı. Asi nehrine bakarken yüzü değil geçmişi yansımıştı suya. O gün Samandağ’ da rüzgârın eskilerden konuştuğu türbede yeşil bir bez bağlamıştı.” Bir gün buraya eski ben olarak döneyim “diye. Dilekler bazen insanı değil, şehri dinlerdi. O gün, bütün Ankara’yı oraya taşımıştı bilmeden. Antakya’ya döndüğü gün şehrin onu tanıyıp tanımadığından emin değildi. Oysa Asi onu ilk görüşte tanımıştı. İnsanlar şahitti varlığına, çiçeklerle süslü sokaklar, kilisedeki ayin, parkta gezinen insanlar, dolmuş şoförleri …yanından geçen insanların farklı dillerde söylediği kelimeler, ilerde bir kafede Arapça çalan müzik, sabun kokusu, ellerine kına yakan kadınların parmak uçları turuncu bir dua gibi parlıyordu, bir yerlerden tütsü yanıyor dumanı göğe değil sanki doğrudan hafızaya yükseliyordu. Gölgeler dolaştı zihninde. Kadın durdu, bir an için zaman Uzun çarşının taşlarının arasına sıkıştı. “Ben buraya daha önce gelmiştim” dedi içinden.” Bu şehir beni hep beklemiş”.
Nehre ilerlemeliydi. Çünkü Asi çok acılar görmüştü. Anlatacak ve dinleyecek daha çok şeyi vardı. Kadın yürüdükçe şehrin sesi inceldi. Kalabalık geride kaldı. Ayaklarının altında taşlar serinledi. Asi kıyısına indiğinde su karanlıktı ama karanlık kör değildi; içinden yüzlerce hatıranın gözleri açıktı. Nehrin kokusu çocukluğuna benzedi. Islak toprak, yosun ve uzak bir yangının küllenmiş izi… eğildi parmaklarını suya değdirdi. Asi ürperdi. Sanki birini yıllar sonra tanımış gibi “geç kaldın “dedi suyun sesi. “Ama yine de geldin”. Kadının cevabı netti. “Kaybettiğim aşkların kokusu yok olmuş. Tekrar içimi titreten tutkuyu bulmaya geldim bana yol ver… fırtınam ol, ruhumu dinginleştiren su ol, sesimi duyan ol, yankım ol…doğru soruları sormama yardım et. …aktığın her yerden aldığın ilhamla her kadının gözyaşlarını ve kahkahalarını topla yüreğime. Asi sustu önce çünkü bazı dualar hemen cevaplanmaz; su da insan gibi önce titreye titreye konuşur. Sonra küçük bir dalga kıyıya vurdu.” Aşk kaybolmaz” dedi su. Yalnızca yer değiştirir. Sen onu bir bedende aradın, o kendine yeni bir yol buldu”. Kadın dizlerinin üstüne çöktü, suyun yüzeyinde kendi silüeti değil, geçmişte bıraktığı bütün kadın halleri belirdi; âşık olan, kaçan, bekleyen, vaz geçen, yeniden doğan…” fırtınanı ben veririm sana” dedi Asi, “dinginliğini de”. Ama hangisini taşıyacağını seçmek zorundasın. Asi ağır ağır kabardı, sonra duruldu. Suyun yüzeyi bir an için cam gibi oldu. Kadın kendi yansımasını değil, rüzgârda sallanan yeşil bir bez parçasını gördü camda… uzakta, çok uzakta ama bir o kadar da içinde… “Samandağ’da bıraktın sen kalbini” dedi Asi. Dilek bağladığın şey, aslında kendindi. Şimdi git ve onu yeniden çöz. Mucizeni benden bekleme. Kendi ellerinle yarat.” Kadın ayağa kalktı dizlerindeki titreme korkudan değil, hatırlamaktan geliyordu. Ayakkabılarındaki nehir suyu, damla damla geçmişe aktı. Ardı arkasına kaybettiği aşkların ağırlığı omuzlarından değil artık sadece adımlarından sarkıyordu. Yürümeye başladığında nehir yol verdi ona. Sokak lambaları birer birer yandı. Rüzgâr yön değiştirdi. Defne ağaçları başlarını eğdi. Samandağ onu bekliyordu. Yoklukla gelen, anlamsızlıkla sınanan bir yol. Türbeye vardığında hiçbir işaret yoktu. Duvarlar aynıydı belki ama yeşil bez yoktu. Ne rüzgârda sallanan bir parça ne solmuş bir düğüm ne de kendini hatırlatan tek bir ip…. Sanki dilek hiç bağlanmamış, sanki o gün hiç yaşanmamıştı. Taşlar suskundu. Gökyüzü bile tanıklığını geri çekmiş gibiydi. Kadın bir an dondu. “Demek,” dedi içinden “dilekler bile yoruluyor bazen”. Dizleri çözüldü, yere oturdu. Avuçlarını boşluğa açtı. Ne bir iz vardı ne bir ses…kendi geçmişinin yankısı. İlk kez bir şey istemedi. İlk kez bir şey beklemedi. Ve işte tam o anda …hiçbir mucize olmadığında, ilk mucize oldu. Göğsünün ortasında yıllardır taş gibi duran o ağırlık birden hafifledi. Kaybettiği aşklar geri dönmedi. Tutkular canlanmadı. Ama içindeki kadın, ilk kez kendine yeter hale geldi. Anladı ki bazı dilekler gerçekleşmez. Çünkü gerçekleşmesi gereken kişi, dileği dileyenin kendisidir. Türbeden çıktığında yol daralmıştı ama gökyüzü genişlemişti. Yokuşun başında küçük bir kız duruyordu; yüzü tanıdık değildi ama bakışı eskiydi. Hiç konuşmadan avucuna bir defne yaprağı bıraktı. Kadın teşekkür etmedi. Çünkü bazı armağanlar teşekkürle değil, kabulle alınırdı. Yeniden Asi kıyısına indi. Elindeki defne yaprağını suyun üzerine bıraktı. Defne, bir an tereddüt eder gibi kıvrıldı, sonra akıntıya kendini teslim etti. Kadın yaprağın suda kıvrıla kıvrıla uzaklaşmasını izledi.
Artık bir şey istemiyordu. Eşiği geçmişti. Nehir göz kırptı. Yolunu bulmuştu.













