Bazı Çocuklar Işıklı Doğar
Temmuz Köşe Yazısı

Bazı Çocuklar Işıklı Doğar
Bazı çocuklar vardır… Daha ilk bakışta gözlerinde başka bir pırıltı görürsünüz. Kalabalığın içinde sessizce dururlar ama varlıkları hissedilir. Bir melodiyi herkesten önce duyar, bir rengi herkesten farklı görür, bir duyguyu çok daha derinden yaşarlar. Sanki dünyaya gelirken yanlarında görünmeyen bir ışık getirmişlerdir.
İşte sanatçı ruhu dediğimiz şey biraz da budur.
Bugün sık sık “Çalışırsan her şey olursun” cümlesini duyuyoruz. Elbette çalışmak çok değerlidir. Emek, disiplin ve sabır olmadan hiçbir alanda başarı mümkün değildir. Ancak sanat söz konusu olduğunda yalnızca çalışmak yeterli midir?
Bana göre sanatçı çalışarak olunmaz; sanatçı doğulur.
Çünkü sanatçılık sadece bir meslek değildir. Bir yaşam biçimidir. Dünyaya bakış şeklidir. Bir ağacın yaprağında hikâye görebilmek, bir insanın sesindeki kırgınlığı fark edebilmek, herkes gülerken hüznü, herkes ağlarken umudu hissedebilmektir.
Konservatuvarlar iyi şarkıcılar, iyi müzisyenler, iyi ressamlar yetiştirebilir. Teknik öğretebilir. Bilgi verebilir. Deneyim kazandırabilir. Ancak hiç kimse bir insanın ruhuna sanatçı kalbini yerleştiremez.
O kalp zaten oradadır.
Bir çocuk düşünün. Daha kimse ona öğretmeden masanın üzerine ritim tutuyor. Bir başkası gördüğü manzarayı çizmeden duramıyor. Bir diğeri duyduğu her melodiyi tekrar etmeye çalışıyor. İşte o çocuklar ışıklı doğan çocuklardır.
Fakat burada önemli bir ayrıntı vardır.
Doğuştan gelen yetenek tek başına yeterli değildir. Işığın yanması başka şeydir, onu ömür boyu koruyabilmek başka şey. Eğer çalışma, disiplin ve bilgiyle beslenmezse en parlak yetenek bile zamanla sönebilir.
Bu yüzden sanatçı doğulur ama sanatçı olarak kalabilmek için ömür boyu çalışmak gerekir.
Gerçek sanatçı, sahip olduğu armağanı bir üstünlük olarak görmez. Tam tersine ona emanet edilmiş bir sorumluluk olarak kabul eder. Her gün yeniden öğrenir, yeniden araştırır ve yeniden üretir.
Bazı çocuklar gerçekten ışıklı doğar.
Onları gördüğünüzde anlarsınız. Çünkü onlar yalnızca nota söylemez, duygu anlatırlar. Yalnızca resim yapmaz, hayal kurarlar. Yalnızca sahneye çıkmaz, insan ruhuna dokunurlar.
Ve belki de sanatın sırrı tam burada gizlidir:
Sanat öğretilebilir, teknik geliştirilebilir, bilgi edinilebilir ama o ilk kıvılcım…
O ışık…
Dünyaya gelirken beraberinde getirilir.
Yıllardır hem sahnede hem de eğitimci kimliğimle edindiğim en önemli gözlemlerden biri de şudur: Bir öğrenci okul yıllarında ne kadar yaratıcı düşünmeyi öğrenirse, profesyonel hayata geçişi de o kadar sağlıklı ve güçlü olur.
Çünkü sanat yalnızca doğru notayı söylemek, doğru adımı atmak ya da doğru tekniği uygulamak değildir. Sanat aynı zamanda düşünmektir, sorgulamaktır, hayal kurmaktır ve kendine ait bir ifade dili geliştirmektir.
Ne yazık ki sadece ezbere dayalı bir eğitim anlayışı, öğrenciyi bilgiyle donatsa da onu özgür bir birey haline getirmeye yetmez. Sürekli itaat etmeyi öğrenen, hata yapmaktan korkan, soru sormaktan çekinen nesiller zamanla yaratıcılıklarını kaybetmeye başlarlar. Daha da önemlisi, kendi öz benliklerini keşfetme fırsatını kaçırırlar.
Oysa gerçek eğitim, öğrencinin içindeki sesi bulmasına yardımcı olmalıdır. Çünkü sanatçı kimliği başkasını taklit ederek değil, kendini tanıyarak gelişir. Her öğrencinin söyleyeceği farklı bir cümle, anlatacağı farklı bir hikâye ve dünyaya bırakacağı farklı bir iz vardır.
Bir eğitim kurumunun başarısı yalnızca kaç mezun verdiğiyle değil, kaç özgür düşünen birey yetiştirdiğiyle ölçülmelidir. Öğrencilerine sadece bilgi veren değil, aynı zamanda merak etmeyi, araştırmayı, üretmeyi ve hayal kurmayı öğreten eğitim anlayışı geleceğin gerçek sanatçılarını yetiştirecektir.
Çünkü yaratıcılık cesaret ister. Cesaret ise ancak kendine güvenen bireylerde filizlenir.
Sanatın özü de tam burada başlar: Başkalarının sesini tekrar etmekte değil, kendi sesini bulabilmekte.
Fikirlerini özgürce ifade edebilen, soru sormaktan çekinmeyen, hayal kurabilen ve üretebilen nesiller yetişmesi en büyük dileğimdir.
Kuşaklar arasındaki çatışmaların ise karşılıklı anlayışla aşılabileceğine inanıyorum. Özellikle biz eğitimcilerin pedagojiyi daha iyi anlamaya, çocukların ve gençlerin psikolojilerini doğru okumaya yönelik çabaları bu sürecin en önemli anahtarıdır. Çünkü her nesil kendi zamanının diliyle konuşur; önemli olan onları susturmak değil, o dili anlamaya çalışmaktır.
Gençlerden sadece bizi dinlemelerini beklemek yerine, onları dinlemeyi de öğrenmeliyiz. Ancak o zaman onların içlerindeki ışığın sönmesine değil, daha da güçlenmesine katkıda bulunabiliriz.
Ne de olsa onlar bizim geleceğimiz. Yarın sanat sahnelerinde, bilim dünyasında, eğitim kurumlarında ve hayatın her alanında sözü devralacak olanlar onlar. Bugün onlara verdiğimiz özgürlük, güven ve değer, yarının dünyasını şekillendirecek en önemli miras olacaktır.
Bazı çocuklar ışıklı doğar. Biz yetişkinlere düşen görev ise o ışığı yönetmeye çalışmak değil, onun parlamasına izin vermektir. Çünkü geleceği aydınlatacak olan ışık, onların içinden yükselecektir.
Kuşaklar arasında köprü olmak, yalnızca bir görev değil, geleceği şekillendiren biz eğitimcilerin taşıdığı önemli bir sorumluluktur.
















