>

>

KEŞF-ÜL ESRAR'IN İZİNDE

>

>

KEŞF-ÜL ESRAR'IN İZİNDE

>

>

KEŞF-ÜL ESRAR'IN İZİNDE

KEŞF-ÜL ESRAR'IN İZİNDE

Temmuz Köşe Yazısı

Fahriye Oya Kuyumcu,

Y.Mimar/Araştırmacı/Kolleksiyoner


Bir Kitabın Anatomisi: Keşf-ül Esrâr’ın İzinde

Bazı kitaplar okunur. Bazıları incelenir. Bazıları ise insanın hayatına sessizce girer ve yıllar boyunca peşini bırakmaz. Keşf-ül Esrâr benim için böyle bir kitaptı.

Süleymaniye Kütüphanesi’nde yer alan Lala İsmail 565 numaralı yazma eseri ilk gördüğümde, karşımdaki şeyin yalnızca güzel minyatürlere sahip bir elyazması olduğunu düşünmüştüm. Fakat sayfalar arasında ilerledikçe, alışılmışın dışında bir durumla karşı karşıya olduğumu hissetmeye başladım. Çiçekler konuşuyor, kuşlar konuşuyor, hayvanlar konuşuyordu; fakat aynı zamanda sayfalar arasında görünmeyen başka bir dil de dolaşıyordu.

Bu dil çizgilerin diliydi. Kompozisyonların diliydi. Oranların ve boşlukların diliydi. Bir süre sonra kendimi yalnızca metni okumaya değil, sayfaları dinlemeye çalışırken buldum.

Keşf-ül Esrâr’ın bugüne kadar neden yeterince fark edilmediğini düşünmeye başladım. Arapça aslından Fransızca ve Almanca çevirileri yapılmıştı. Türkiye’de çeşitli nüshaları bulunuyordu. Buna rağmen Türkçe’ye çevrilmemiş, sanat tarihi açısından ise neredeyse hiç ele alınmamıştı.

Daha da ilginci, bilinen yegâne minyatürlü nüshanın uzun süre gözden kaçmış olmasıydı. Belki de bunun nedeni, eserin alışılmış kategorilere kolayca yerleşmemesiydi. O ne yalnızca bir tasavvuf metniydi. Ne yalnızca bir minyatür albümüydü. Ne de sadece alegorik bir hikâyeydi. Bütün bunların arasında duran ve kendi dilini kuran bir yapıydı.

Araştırma süreci ilerledikçe metinle kurduğum ilişki değişmeye başladı. Artık yalnızca çevirisini okumuyor, minyatürlerin geometrik kurgularını da çözmeye çalışıyordum. Sayfalar büyütülüyor, çizgiler ayrıştırılıyor, merkezler ve akslar yeniden çiziliyordu.

Her yeni çizim yeni bir soruya dönüşüyordu. Bir gül yalnızca gül müydü? Bir hüdhüd yalnızca bir kuş muydu? Yoksa bütün bu figürler aynı zamanda görünmeyen bir düşünce sisteminin parçaları mıydı?

Bu sorular zamanla kitabın kendisini dönüştürdü.

Başlangıçta amacım bir yazma eseri tanıtmak ve görünür kılmaktı. Ancak süreç ilerledikçe, elimdeki malzemenin yalnızca okunacak bir kitap değil, yeniden kurulabilecek bir görsel dünya olduğunu fark ettim. Bu noktada proje yeni bir evreye geçti.

Minyatür sanatçısı Belgin Gürhan tarafından özgün nüshaya sadık kalınarak yeniden üretilen minyatürler, metnin görsel hafızasını bugüne taşıdı. Fakirullah İsmail Yıldız tarafından gerçekleştirilen Türkçe çeviri, uzun yıllardır sessiz kalan metni yeniden konuşturdu. Ben ise bu iki katmanın arasındaki görünmeyen düzeni anlamaya çalıştım.

Ortaya çıkan şey yalnızca bir yayın değildi. Bir araştırma süreciydi. Bir sergiydi. Bir görsel okuma önerisiydi. Ve belki de en önemlisi, kitabın kendisini bir sanat nesnesi olarak yeniden düşünme girişimiydi.

Bugün çoğu kitap bilgi taşımak için tasarlanıyor. Sayfalar içerik için bir taşıyıcı yüzey olarak görülüyor. Oysa tarih boyunca bazı kitaplar, yalnızca bilgi depolayan nesneler olmadı; başlı başına sanat eserleri olarak üretildi. Keşf-ül Esrâr üzerine çalışırken bu gerçeği yeniden hatırladım.

Bu nedenle kitabın tasarım sürecinde amaç yalnızca metni yayımlamak değildi. Sayfalar, ritim taşıyan yüzeyler olarak düşünüldü. Boşluklar, çizgiler, minyatürler ve geometrik şemalar birbirleriyle konuşacak şekilde yerleştirildi. Okuyucuya yalnızca bilgi vermek değil, bir bakış deneyimi sunmak hedeflendi.

Çünkü bazı kitaplar okunmaz. İzlenir. Bazıları açıklamaz. Düşündürür. Bazıları ise cevap vermez; insanı yeni soruların eşiğine getirir. Keşf-ül Esrâr benim için böyle bir kitaptı.

Belki de bu yüzden yıllar süren bu yolculuğun sonunda elimde yalnızca bir yayın değil, bir sergiye, bir araştırmaya ve yeni okumalara dönüşen yaşayan bir eser kaldı. Sonunda anladım ki, bir kitabın anatomisi yalnızca kâğıt, mürekkep ve ciltten oluşmaz. Onun anatomisini bazen sessizce ilerleyen bir fikir kurar.

Bazen bir çizgi. Bazen bir boşluk. Bazen de yüzyıllar sonra yeniden bakmayı seçen bir göz. Keşf-ül Esrâr’ın hikâyesi, biraz da böyle bir bakışın hikâyesidi.

Keşf-ül Esrâr üzerine çalışırken zamanla fark ettiğim bir başka mesele de metnin diliydi. Orijinal metin, klasik İslam edebiyatının zengin anlatım geleneğini taşıyordu; ancak günümüz okuru ile arasına yüzyılların mesafesi girmişti. Bu nedenle kitapta yer alan her alegori için yeni bir katman oluşturuldu.

Çevirinin ardından, metnin özünü koruyan fakat daha yalın ve doğrudan bir dile sahip kısa şiirler kaleme alındı. Bu şiirler, orijinal metnin yerine geçmek için değil; onun işaret ettiği anlamı bugünün okuyucusuna yeniden duyurmak için yazıldı. Böylece Gül aşkın, Söğüt teslimiyetin, Arı emeğin, Ateş dönüşümün, Karınca ise sürekliliğin sesi olarak yeniden konuşmaya başladı.

Bu kısa metinler, klasik bir tercümeden çok bir yankı gibidir. Bir bakıma kitap, aynı hikâyeyi üç farklı dille anlatmaktadır:

Yazma eserin dili, minyatürlerin dili ve şiirin dili.

Belki de Keşf-ül Esrâr'ın asıl zenginliği tam burada ortaya çıkar.

Aynı hakikatin söze, görüntüye ve ritme dönüşebilmesinde.

Bu nedenle Keşf-ül Esrâr yalnızca yeniden yayımlanmış bir yazma eser değildir. Metni, minyatürü, geometrisi ve şiirsel yorumlarıyla yeniden kurulmuş bir görsel-edebî bütündür.




E-posta listemize katılın

En yeni içerikler ve haberlerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.

E-posta listemize katılın

En yeni içerikler ve haberlerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.

E-posta listemize katılın

En yeni içerikler ve haberlerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.

Sanata değer veren, üretmek isteyen ve paylaşmayı önemseyenler için.

© 2026 — Arthub. Tüm hakları saklıdır.

Sanata değer veren, üretmek isteyen ve paylaşmayı önemseyenler için.

© 2026 — Arthub. Tüm hakları saklıdır.

Sanata değer veren, üretmek isteyen ve paylaşmayı önemseyenler için.

© 2026 — Arthub. Tüm hakları saklıdır.